Mahpus, tutsak ve rehine sözcükleri her ne kadar
birbirine yakın dursalar da her biri farklı anlamlar taşımaktadır.
Mahpus hapishanede tutulan kişi için kullanılan bir sözcükken, tutsak
kelimesi de köle, esir vb. konumda bulunanlar için kullanılmaktadır.
Rehine sözcüğü ise kimi yerlerde mahpus, kimi yerlerde tutsak kelimesi
ile eş düzeyde kullanılıyor olsa da siyasal ve hukuki anlam itibarıyla
bunlardan daha farklı bir anlam ifade etmektedir.
Mahpus; hukuka göre suç sayılan fiilleri nedeniyle
mahkemeye çıkarılarak suçlu bulunması halinde hapishanelere konulan kişi
anlamına gelmektedir. Tutsak ise karşılıklı savaş halinde olan
tarafların birbirlerinden canlı ya da yaralı olarak ele geçirdiği
kişileri anlatmaktadır. Bunların her ikisi de bu şekilde farklı
anlamlara geliyor olsa da, belirli bir hukuka göre belirlenmiş olan
konumlandırılışları ifade etmektedirler. Ancak rehine olarak alınan bir
kişi için benzeri bir konumlandırışın zorunluluğundan bahsetmek mümkün
değildir. Çünkü rehine her koşulda ve yerde belirli yasalar gerekçe
gösterilmeden alınabilir. Bununla birlikte nerede ne kadar süre
tutulacağı belli değildir. Rehine olarak tutulanların bırakılması ve
onlarla ilişkilenilmesi ancak belirli koşullara ve karşılığında nelerin
alınabileceğine bağlıdır. O nedenle de tutuldukları süre içerisinde
onlar için belirlenmiş bir süre ve yaşam koşullarının nasıl olması
gerektiğine dair herhangi bir kural-kaide söz konusu değildir. Tamamen
tutulma süreleri her an değişebileceği gibi onları ellerinde
bulunduranların belirleyeceği her türlü davranışla karşı karşıyadırlar.
Bunların içerisinde fiziken yok etme, işkencenin her türlüsü vb.leri de
vardır.
Bir Güney Amerika ülkesi olan Uruguay’da 1973 yılında
gerçekleşen askeri darbe sonrasında “yasadışı” ilan edilen sosyalist
devrimci partilerin liderlerine karşı böyle bir yönelim içerisine
girilmiştir. Aslında cuntacı generaller iktidarı eline geçirir geçirmez
sol, sosyalist, devrimci grupların-hareketlerin-partilerin ortak
örgütlenmesi olan İspanyolca adı Frente Amplio (Geniş Cephe) olarak
bilinen politik hareketin liderlerini bir biçimiyle fiziken yok etme
amacıyla harekete geçmiş ve bunların önemli bir kısmını da katletmiştir.
Ancak bu liderlerden bir kısmını da katletme imkanı bulamamış ve onları
canlı olarak ele geçirmek zorunda kalmış ve bunu da saklayamamıştır.
Politik etkinlikleri nedeniyle bilinen tanınan kişiler olması ve ele
geçirilirken hukuki statüsü olan kişilerinde içerisinde olduğu
tanıkların varlığı, onların öldürülmelerinin önüne geçmiştir. Buna
rağmen ne bir mahkemeye çıkarılmışlar ne de ele geçirilmiş olmalarına
hukuki bir muhteva kazandırılmışlardır. 9-10 yıl kadar kaldıkları yer ve
yaşamlarına dair en küçük bir bilginin dışarı sızmasına müsaade
edilmediği gibi hep tek kişilik hücre gibi yerlerde tutulmuşlardır.
Uruguay’da sol, devrimci, sosyalist muhalefet güçlerin
yeniden toparlanmaya, örgütlenmeye, kitlesel bir güç haline gelmesi ve
uluslararası humaniter güçleri harekete geçirmesiyle birlikte,
cuntacılar o güne kadar izledikleri bu politikadan geri adım atmak
zorunda kalmışlar ve rehine olarak tuttukları bu kişilerin varlığını,
yaşadıklarını kabul etmişler ve onlara dair bilgilerin ailelerine,
kamuoyuna ulaşmasını engelleyemez bir hale gelmişlerdir. Cuntacılar 1983
yılında yapılan referandumunda yaşamış olduğu yenilgi sonucunda onların
rehineliğine son vermek zorunda kalmıştır. Daha sonra da rehine olarak
tutulan bu kişiler, Uruguay’da yaşanan iktidar değişikliği birlikte
ülkenin en üst düzeyde yönetim görevlerinde yer almışlardır.
Her ne kadar hukuki bir gerekçe(!) yaratılmış olsa da
Afrika Ulusal Kongre Başkanı Nelson Mandela’nın durumu da bunlara
benzerlik arz etmektedir. Onun tutulduğu koşullarda bir rehine olma
özelliği taşımaktadır. Aynı şekilde rehineliğine son verilmesi de Güney
Afrika yaşanan özgürlük, eşitlik, adalet mücadelesinin iktidarı sarsacak
ve yıkacak bir boyut kazanmasıyla mümkün olmuştur. Ardından da Güney
Amerika Cumhuriyeti Devlet Başkanlığı görevini üstlenmiştir. Önder
Apo’nun içerisinde tutulduğu koşullarda bunlardan farklı değildir.
Önder Apo Kenya’nın başkenti ve aynı zamanda CIA’nın Orta
ve Doğu Afrika’daki merkezinin bulunduğu Nairobi’de rehine olarak
alınmıştır. Rehine olarak alınışı ise tamamen gayri-meşrudur. Ayrıca
bunun uluslararası hukukta da yeri yoktur. Önder Apo’nun TC devletine
teslim edilmesinin ve çıkarıldığı mahkemenin de(!) aynı şekilde
meşruiyeti bulunmamaktadır. Bunlar tamamen Önder Apo’nun gayri meşru
yöntemlerle rehine olarak alınmış olmasını perdelemeye yönelik sahneye
konan bir oyundur. Önder Apo’nun İmralı’da tutulma gerçekliği de bundan
başka bir anlam ifade etmemektedir.
Önder Apo’ya karşı izlenen politika tamamen siyasal
konjonktüre ve Kürdistan özgürlük ve demokrasi mücadelesinin etki ve
toplumu harekete geçirme düzeyine bağlıdır. Önder Apo’nun direnişi,
Özgürlük ve Demokrasi Hareketinin örgütlülük düzeyi ile pratik sahada
sorumluklarına sahip çıkarak görevlerini yerine getirmesi, Gerillanın TC
devletini darbeleyen eylemleri, Demokratik Ulus İnşası yolunda
toplumsal ve siyasal mücadelenin ivme kaydetmesi, Kürdistan’ın diğer
parçalarında ve en genel anlamda Kürdistan halkı içerisinde Önder Apo
düşüncesinin etkin harekete geçirici bir boyut kazanması vb. burada asıl
olarak belirleyici bir rol oynamaktadır. Bugüne kadar da hep böyle
olmuştur.
Soykırımcı TC devleti ve onun temsilini bulduğu Erdoğan
faşist diktatörlüğünü, İmralı’da Önder Apo’nun ayağına götüren de
tamamen bu gerçeklik başkası değildir. Eğer Özgürlük ve Demokrasi
Hareketi Önder Apo’nun belirlediği doğrultuda örgütsel olarak bir
yenilenme içerisine girmeseydi, Kürdistan toplumunun Önderliğine olan
bağlılığı her geçen gün çok daha yüksek bir boyuta çıkmasaydı, Özgürlük
Gerillası düşmanı kahreden darbeler vurmasaydı. Faşist şef Erdoğan’ın,
Önder Apo’nun tutulduğu İmralı’nın kapılarını aşındırması mümkün
değildi. 2012 ve 2019 yıllarında yaşananlarda bu gerçeğe işaret
etmektedir.
2012 yılı ve öncesinde Önder Apo mutlak bir tecrit altında
tutulmaktaydı, Kürdistan halkına karşı topyekun bir imha saldırısı
başlatılmıştı. Fakat bu saldırılar Önder Apo’nun, gerillanın, halkın ve
zindanlarda bulunan tutsakların büyük direnişi karşısında yenilgiye
uğratılmıştı. Bunun sonucu soykırımcı TC devleti geri adım atmak zorunda
kalmıştı. 2019 yılının Mayıs ayında da tüm bu alanlarda yükselen
direniş de aynı şekilde AKP-MHP faşist diktatörlüğünü geri adım atmak
zorunda bırakmıştır.
Bundan sonra da Önder Apo’nun içerisinde tutulduğu rehine
koşullarını belirleyecek olan da bu gerçeklikten başkası değildir.
Elbette Önder Apo’nun içerisinde tutulduğu rehine koşularına dair
kamuoyunda bir duyarlılık oluşturmak ve bunu sürekli canlı tutmak için
aktivitelerin sahibi olmak önemlidir. Ancak bunun yetmediği de yaşanan
süreç içerisinde defalarca ortaya çıkmıştır. Eğer Önderliğin son beş
ciltlik savunması ve görkemli direnişi, 2010 yılının 1 Haziran’ın da
gerillanın başlattığı Devrimci Operasyonlar, Demokratik Ulus İnşa
Mücadelesi, zindanlarda gerçekleşen direnişler vb. olmasaydı ne “İmralı
heyetlerinin” kurulması, “Akil İnsanların” oluşturulması ne de -nihayetinde
bir özel savaş oyunu da olsa- o günlerde etkisini gösteren siyasal
havanın oluşması mümkün olurdu. Yine 2019 yılında Önder Apo’nun
direnişi, Özgürlük Güçleri tarafından DAİŞ’in yenilgiye uğratılarak
toprak hakimiyetine son verilmesi ve Rojava’da Demokratik Ulus İnşa
Mücadelesinde atılan adımlar, Bakur’da gerillanın başlattığı hamleler,
Süresiz Açlık Grevleri ekseninde başlayıp, anaların öncülüğünde topluma
harekete geçiren direnişler, Başurê Kurdistan’da TC işgaline karşı ve
demokratikleşme yönünde toplumsal alanda bir hareketlenme olmasaydı
İmralı duvarlarında yeni çatlakların oluşması anlamına gelen, avukatlara
ve ailelere İmralı kapılarının -geçici bir sürede olsa- açılması mümkün
olmazdı.
O nedenledir ki, mahpus, tutsak ve rehine sözcüklerinin
doğru ve yerinde kullanılması sadece o kelimelere yüklenen anlamlar
itibarıyla değil; yaşam, toplum ve mücadele gerçekliği içerisinde de
büyük öneme sahiptir. Eğer mahpus ve tutsak sözcükleri ile sınırlı
kalınır ve belirlenmiş sınırlar içerisinde sorunları dile getirme ve
çözüm arama öne çıkarılmış olur. Fakat rehine sözcüğü bu anlamların ve
buna bağlı olarak öne çıkarılan çözüm arayışlarının da ötesine geçen bir
anlam ifade etmektedir. Önder Apo içerisinde bulunduğu rehine olma
gerçekliği de böyle bir anlam ifade etmektedir.
O nedenledir ki, mahpus, tutsak ve rehine sözcükleri sanki
aynı şeyi anlatıyormuş gibi bir algı ve yaklaşım içerisinde
olunmamalıdır. Önder Apo’nun içerisinde tutulduğu koşullar söz konusu
olduğu zaman kesinkes böyle bir yaklaşım içerisine girilmemelidir. Önder
Apo’nun rehine olarak alınışının 21. yılını geride bırakmak üzere
olduğumuz şu günlerde bu gerçeklik çok daha fazla yakıcı bir şekilde
kendini hissettirmektedir.
Önder Apo’nun rehinelik koşullarına ve bugün üzerinde daha
da yoğunlaştırılarak uygulanan mutlak tecride son verilmesi ve
güvenliği, sağlığı ve özgürlüğü sorunu da ancak diğer örneklerinde de
görüldüğü gibi; Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi ile elde edilecek olan
kazanımlara ve soykırımcı TC devletinin geriletilmesiyle olanaklı bir
hale gelecektir. Bunun dışında da bir yol yoktur.
Yorumlar
Yorum Gönder