2019 başta Kürtler olmak üzere bölge halkları açısından
baskılarla, büyük bedellerle, büyük acılarla ama tüm bunlarda daha
fazlası büyük mücadele ve direniş ile dolu bir yıldı. 2020’de farklı
olmayacaktır. Yılın şu ilk bir kaç gününde yaşanan hızlı gelişmeler, bu
yılın da çok sıcak geçeceğinin ipuçlarını vermektedir.
2019 yılında sadece kendi halklarının değil tüm halkların
başına bela olan Türkiye, İran ve ABD’nin 2020’de de yeni acılara neden
olacağı anlaşılmaktadır. Bu üç ülkedeki rejim de, içte yaşadıkları
sıkışmışlıktan, karşı karşıya kaldıkları meşruiyet krizinden çıkışın
yolunu savaşta aramaktadırlar.
Sadece yasama yargı yürütme değil ülkeyi yöneten örtü
güçler arasında da büyük bir çatışmanın yaşandığı ABD’de, Trump yüz yüze
olduğu azil sürecine ve yaklaşmakta olan başkanlık seçimlerine karşı
bir hamle olarak İran ile gerilimi kontrol edilmez açık bir çatışmaya
dönüşme riskini de barındıracak şekilde yükseltmeyi tercih etti. 2019’un
son günlerinde Irak’ta Şii milis gücü Haşdi Şabi’ye bağlı gruplara ait
kampların ABD tarafından bombalanması ve sonrasında Bağdat’ta ABD
Büyükelçiliği’nin çevresinde Şiiler tarafından yapılan eylemler ve
bunlara bir yanıt olarak İran’ın bölgedeki tüm örtülü operasyonlarında
kilit bir konuma sahip olan İranlı General Kasım Süleymani’nin ABD
tarafından öldürülmesi bölge açısından büyük gelişmelere gebe bir
sürecin kapısını aralamıştır.
Kasım Süleymani’nin öldürülmesi ile başlayan süreçte, İran
da gerilimi tırmandırmaktadır. 8 Ocak sabaha karşı Irak’ta bulunan ABD
askeri üsleri İran tarafından hedef alınmıştır. Doğrudan İran tarafından
ABD güçlerinin hedef alınması asla yabana atılacak bir adım olarak
görülemez; bunun da mutlaka sonuçları olacaktır. İran rejimi de aslında
Trump ile çok benzer hedeflerin peşinden gitmektedir. Bir yandan
özellikle Kasım Süleymani’nin öldürülmesi ile bölgede oluşan Amerikan
karşıtı havadan yararlanarak bölgedeki hegemonyasını pekiştirmenin
derdindedir; Irak’ta ABD üslerinin kapatılması yönünde alınan karar
bunun bir yansımasıdır. Ama bunun ötesinde asıl hedeflenen iç
politikadır.
Çok kısa süre önce başta Kürtler olmak üzere tüm İran
halkları İran rejiminin çürümüşlüğüne, keyfiliğine ve her geçen gün daha
da katlanılmaz hale gelen yoksulluğa karşı öfkesini sokaklara çıkarak
göstermişti. Rejim halk ayaklanmalarını ancak büyük bir vahşet ile
yüzlerce kişiyi katlederek bastırabilmişti. İran rejiminin içte karşı
karşıya olduğu bu muhalefete karşı kendine yeni meşruiyet zemini
yaratabilme adına Süleymani’nin öldürülmesinden yararlandığı
görülmektedir. Öldürülmesinin sonrasında Süleymani ülkeyi birleştirecek
sadece ulusal değil ama aynı zamanda dinsel de bir efsanevi kahramana
dönüştürülmek istenmektedir. Süleymani’nin cenazesi tam da buna hizmet
etmektedir. Aynı zamanda İran rejimi, Irak’taki Amerikan üslerine
yönelik düzenlediği saldırı ile halkta biriken öfkeyi ABD’ye yöneltmeye
çalışmaktadır. Bir dış düşman göstererek içteki parçalanmanın üstünü
örtmeyi amaçlamaktadır.
Aynı şekilde Türkiye’de de iktidar yüz yüze olduğu siyasi,
diplomatik ve ekonomik krizler karşında, kaybettiği desteği geri
kazanmanın veya en azından yandaşlarının desteğini konsolide etmenin
yolunu savaşta bulmuştur. AKP’nin 2015 Haziran seçimlerinde beri sürekli
başvurduğu kan-oy diyalektiğini 2020 yılında da kullanılacağı daha
yılın ilk günlerinden anlaşılmıştır.
Beyaz ve Yeşil Faşizmler arasında tekçilik ve Kürt
karşıtlığı temelinde kurulan ittifak, Neo-İttihatçı düşler görmeye devam
etmektedir. Irak’ta ve Suriye’de Kürtlere karşı açılan cephelerde savaş
hiçbir sonuç almamışken, dahası bu savaşlar ile amaçlanan toplumsal
destek namına hiçbir kazanım elde edilmemişken, iktidar bu sefer gözünü
Libya’ya dikmiş durumda. Türkiye, Libya’da meşruiyeti çok tartışmalı bir
taraf ile bir imzaladığı Deniz Yetki Alanları Mutabakatı ile bir hamle
yapmıştır. Fakat bu hamleye karşı aralarında Rusya’nın da olduğu güçler
Libya’daki iç savaşı daha da derinleştirecek adımlar atarak, Türkiye ile
anlaşma yapan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne karşı savaşan Hafter
güçlerine askeri destekte bulunmuşlardır. Bunun karşısında ise Türkiye
Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin bir tezkereyi 2 Ocak’ta Meclis’te
onaylamıştır.
Bununla birlikte Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin
teskere belki de Türkiye tarihinde ilk kez Türk milliyetçisi kesimlerin
bile tam desteğini alamamıştır. Hiçbir büyük gücün bırakalım desteğini
onayı bile olmadan girişilen bu harekat, içte de gerekli havayı
yaratamamıştır. AKP Libya’ya yönelik müdahalelerine ilişkin ortaya
koydukları Mustafa Kemal’de Libya’da savaşmıştı gibi komik bile olmaktan
uzak bahaneler, en yakınlarındakileri bile ikna etmekten uzaktır.
Yapılan araştırmalara göre halkın ancak yüzde 37’si Libya’ya asker
gönderilmesini onaylarken neredeyse yüzde 50’si bunu onaylamamaktadır.
Savaş ve milliyetçi hezeyanlar bu sefer işe yaramamış gözükmektedir.
Aynı durum ABD ve İran için de geçerlidir. İran ile
gerilimin tırmandırılması, geçmişte olduğu gibi Amerika’nın Başkanı
etrafında toplanmasına yol açmamıştır. Senato’ya sunulan Başkan’ın savaş
yetkilerini kısıtlayan bir tasarı bunun en açık kanıtıdır. Aynı şekilde
Amerikan halkları da İran ile neden gerilimin tırmandırıldığını
farkında olduklarında bu sürece destekleri çok değildir. ABD’nin
NATO’daki müttefikleri bile bu krize çok taraf olmak istememektedir.
Sonuç olarak bu üç ülkede savaşa içte ve dışta o kadar
güçsüz bir durumda girmiştir ki, savaş onların dertlerine derman olmak
bir yana yüz yüze oldukları sorunları daha da derinleştireceğini
söylemek yanlış olmayacaktır. Bu anlamıyla güttükleri savaş ve şiddet
politikalarıyla yıllarca halkların mezarını kazanlar artık yolun sonuna
gelmiştir. Bu sefer halkların değil kendi mezarlarını kazmaktadırlar.
Tabii tek bir şartla; o da daha fazla örgütlenmek, daha fazla mücadele
etmek ve daha fazla direnmek.
Bölge halkları açısından daha fazla acı, daha fazla
gözyaşı ve daha ve daha fazla kandan başka bir anlamı olmayacak bu
şiddet döngüsüne karşı barış, demokrasi ve özgürlük için yegane seçenek
Kürt siyasi aklının ortaya koyduğu demokratik ulus projesidir. Bunun
yolu ise ilk önce Kürtlerin demokratik ulusal birliğinden ve sonrasında
da bu birliğin diğer halk ve inançlarla oluşturacağı demokratik
ittifaklardan geçmektedir. Bunun başarılması, bu şiddet dolu sürecin
sonunda bölgeye savaş dayatan rejimlerin yıkılması ve yerlerini
halkların gönüllük birliğine dayanan demokratik sistemlerin alması
demektir.
Yorumlar
Yorum Gönder