Kürtler, “qertelê beratê“ derler, akbabaya. İri, çirkin
görünüşlü bir kuştur. Katmer katmer uzun boynu tüyden, telekten çıplak,
kafası da keldir…
Etle beslenir. Ama avcı değildir. Avcılık yetenekleri
körelmiştir. Akbabalar, leşçidir. Leş yiyerek yaşarlar. Bu yüzden
sürülerin ortalıktan çekildiği, birçok dünya parçasında soyları kurudu.
Görme ve koku alma duyuları olağanüstü kesindir. Kilometrelerce uzaklıktan, ölü görüp koksunu alabiliyorlar.
Türklerin, ekonomik ambargo ile Kürtleri teslim alma
siyasetinden önce, bahardan, güz soğukları sökün edene kadar, Kürdistan
yaylaları akbaba zurbeleri (sürü)’nin de mekanıydı. Yüksek tepeler, ulu
kayalıklara tüneyip koyun sürülerini, sığır garanları, at yılkılarını
takip ediyor, bir hasta veya yarılının geride kaldığını gördükleri an
kanatlanıyorlardı. Hayvanın yere düştüğünü görünce de, bahar güneşine
yeni çıkarılmış ve keyfe gelmiş aygırlar gibi kişneyerek, yerde yatan
leşin başına üşüşüyorlardı.
Kutuplar hariç, bütün dünya onların yaşam mekanıdır.
Afganistan dağları, Bengal kayalıklarında ürer, Kürdistan’ın Bingöl,
Şerevdin yaylaları, Afrika savanalarında beslenirler.
Kısacası, Akbabalar kocaman gövdeleriyle leşe
bağılılıkları nedeniyle özel bir yaşama biçimine sahiptirler. Bu nedenle
siyasal, sosyal ve ekonomik gelişmeleri izleyerek ona uygun politika
izlemeye yöntemine “akbaba siyaseti“ deniyor.
“Akbaba siyaseti“ fırsatçılıktı. Onun, bunun emeğine, yurdu, yuvasına konmadır.
Bu siyasette, zayıf düşmüş, muhtaç hale gelmiş her ülke,
“yutulmayı bekleyen cendek, leş“tir. Günümüz İslam dünyası, güç
yettirdiğini ölü görüp üstüne abanan akbabalarla doludur.
Kur’an’daki “fetih“ süresini dalgalandırıp, halkı
peşlerine takarak sefere çıkanlar az değildir. İslam fetihçiliği ve
ganimet avı günün yaşama biçidir, kimileri için. Bu nedenle, sürüden
kopmuş hasta ve ağır yaralı hayvanın etrafında toplanıp can vermesini
bekleyen akbabaları taklit edenler çoktur.
Türkler, bu hallere, neyin şerefi, ne saıl bir
onursallıksa, “şerefli dış politika“ diyorlar. Zayıfı kollayıp boynuna
biniyorlar, yani. Bu Osmancılığa dönüş olmuş oluyor.
Osmanlılar, yüz yıl boyunca küfre, aşağılanma, hakaretlere
konu olduktan sonra, aniden kadre bindi. Has, pak, kabul, düne kadar
hainken, aniden ata bile oldu.
Her neyse “bu şerefliler“, öteki adıyla yeni Osmanlıcılar,
uyarı cendek (leş) halinde yerde yatan güçsüz, takatsizlere yanaşırken,
“senin leşini yiyeceğim“ demiyorlar.
“Dost ve kardeş“ diye yaltaklanıp, dalkavukluk ediyorlar.
Sudan diktatörü el Beşir, kendi halkının katiliydi.
Birleşmiş Milletler, bu yüzden görüldüğü yerde tutuklanması için kararı
çıkarmıştı. Sudan, bu nedenle “yer yüzünün ölü“ (leş) devletlerden
biriydi. Semtine uğrayan, selam vereni yoktu.
Ama Türkler, bu durumu, akbabanın leşe dadanması misali
fırsat bildiler. Akbabalar gibi kişneyerek değil, ancak yüzlerine bir
gülücük yerleştirerek, Sudan diktatörüne kucak açtılar. Şevkât gösterip
başını okşadılar. Ziyafet sofralarında, birlikte kaşık oynattılar.
Ve burada ülkesinden, “akbaba payı“ tertibinden, bir
askeri üs kopardılar. Kira karşılığında adı altında, ülke topraklarından
toprak aldılar. Fakat, günün birinde Beşir hapse düşünce, onun
kardeşlik anında bitti. O artık, didilecek leş değil, çıplak edilmiş
kemik yığınıydı, çünkü. Yerine gelenelere “kardeş“ deme zamanıydı,
şimdi.
Hasan Cemal dünkü yasında, “Sudan‘da, Somali‘de, Suriye,
Katar, Libya’da işimiz ne?“ diye soruyordu. Oysa mesele akbabalaşmaydı.
Akbabaya leş başında işin ne diye soruluyor mu hiç?
Bir başka örnek: Güney Kürdistan’a ‘destek’ için gittiler.
İşgalci olarak yerleştiler. “Gücün varsa gel beni çıkar“ diye
babalanıyor, işgalci…
Somali’ye, düşmanlarıyla savaşmak üzere asker gönderdiler.
“Yardım“, yani kurtarıcılar şimdi İşgal gücüdür, Somali’de. Katar’da
şimdilik “bekçi“ olarak duruyorlar.
Suriye olayı ise ilginçti. Akbabalar, siyaseti henüz
yerleşmemişti. Ülkelerine içişlerine dalma korsanlığı, eşkıyalık henüz
kurtarıcılık değildi. O nedenle Türkler, sınırın bu yanında kalarak,
İslamcı katilleri besleyip silahlandırarak içeriye saldılar. Onların
üstünden giderek cinayetlere, talana dahil oldular. Hırsızlık mallarına
Pazar açıp paylarını aldı.
Sonra Amerika ve Rusya’nın izniyle korsanlık payıdar
olunca, Rojava’yı işgal edip üstüne oturdular. “Suriye’nin toprak
bütünlüğü“ diye diye yönetimlerini kurdular, okullar açtılar, talana,
hırsızlığa başladılar. Akbabacılık siyasetinin prototipidir, bu örnek.
Leşe hücumum daniskası…
Libya, 2012 yılında NATO’nun vuruşuyla “leş“ haline geldi.
Türkler de can almaya gidenler arasındaydı. Sonra, Kürtlerin deyimiyle
“İslam maskesiyle dans oynamaya“ başladılar. Derken, el Sarraj adındaki
aşiret reisi, NATO desteği ile hükümetini ilan edince “Akbabanın günü“
doğdu, gözleri ışıldamaya başladı.
Sarraj, Türk Recebin “tarikat kardeşi“ydi. Rus medyasının
yazdığına göre, Sarraj’a insanlarını öldürsün diye silah ve her türlü
savaş malzemesi satmaya başladı, Türkler. Bomba yağdıran droneler verdi.
Katilleri eğitecek uzmanlar gönderdi. İdlib’den, Rojava işgalinde
kullanılmış katiller, tecavüzcüler, hırsızlar gönderildi.
Ama Yeni Rus Çarı, “Recep sen de hizaya gel“ deyince,
Akbaba aniden çifte telli havasına geçip “aslında ben Libya’da, katil
değil arabulucuyum“ pozisyonuna geçti. Putin bağışıyla, kimi temsil
ediyor bilmiyoruz Akbabanın gözünde bir ışıltı…
Yorumlar
Yorum Gönder