5-7
Kasım 1979 tarihlerinde ilk kez düzenlenen “I. Türkiye Halk Ozanları
Semineri”nde birçok kişiyi doğrudan tanıdım. Bunlardan biri de yazar
Nejat Birdoğan idi. Seminere halkbiliminin gelenekçi yönünü temsil eden
eski kuşağı daha çok Nejat Birdoğan, yeni kuşağı ise Halk Edebiyatı ve
Tiyatrosu Şube Müdürü Güner Sernikli davet etmişti.
Mehmet BAYRAK
Her insan gibi bir yazarın da hayatında iz bırakan kimi
önemli olaylar vardır. Benim hayatımda da iz bırakan ve zamanında
yazıyla bilince çıkarmaya çalıştığım olaylardan biri, benim de bir bildiri ile çalışmalarına katıldığım “I. Türkiye Halk Ozanları Semineri ve Sergisi”dir.
Konuyu ilginç kılan; Kültür Bakanlığı’nca ilk kez böyle
bir seminerin düzenlenmesi, Semineri düzenleyenlerin ilginç tutumu, ben
dahil Seminer katılımcılarının bir bölümünün TRT mensubu olmasına
rağmen, TRT’nin takındığı ilginç tutum ve nihayet bu Seminer dolayısıyla
bir bürokratın kütüphanesi olmayan Hakkari’ye sürgün edilmesi ve bu
komik sürgünün daha sonra Vizontele Tuuba gibi yankı yapan bir filme
konu olmasıydı.
MİFAD Daire Başkanı Alevi yazar Nejat Birdoğan’ın ilginç tutumu
Nejat Birdoğan adını 1960-70’li yıllardan itibaren
halkbilimi/ folklor dergilerindeki yazılardan tanıyordum. Kendisi, Kars
Azerileri’nden ve Şiî inancına mensuptu. 1970’li yılların ikinci
yarısında bu Bakanlıkta görevliyken; o dönem Adalet Partisi, Milli
Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin oluşturduğu I.
Milliyetçi Cephe iktidarında, Danıştay kararına rağmen TRT’nin başında
“fuzuli şağîl” olarak bulunan, tavukçuluk profesörü Şaban Karataş’ın
Türk- İslamcı kadrolaşma adına TRT’ye doldurduğu kimi MHP’lilerle
kolkola dolaştığını görüyordum…
Daha sonra, 1978’de kurulan CHP iktidarında Milli Folklor
Araştırmaları Dairesi’nin başkanlığına getirildiğini gördüm ve sözkonusu
başkanlığın, bakanlık adına 5-7 Kasım 1979 tarihlerinde düzenlenen I.
Türkiye Halk Ozanları Semineri’nde doğrudan tanıdım.
Üç gün devam eden Seminer’de iki kuşaktan yazar ve
araştırmacılar bulunuyordu: Halkbiliminin gelenekçi yönünü temsil eden
eski kuşak ile halkbiliminin dinamik boyutunu temsil eden yeni kuşak.
Eski kuşağı daha çok Nejat Birdoğan, yeni kuşağı ise Halk Edebiyatı ve
Tiyatrosu Şube Müdürü Güner Sernikli davet etmişti.
Genç kuşaktan seminer katılımcısı gazeteci- yazar
(sonradan milletvekili ve Ecevit döneminde DSP Genel Sekreteri) Süleyman
Yağız, o dönem kaleme aldığı bir yazıda; özetle şu bilgilere yer
vermekteydi:
“Ankara’da Kasım 1979’un ilk haftasında Kültür Bakanlığı
Milli Folklor Araştırma Dairesi adına Nejat Birdoğan, Hikmet Dizdaroğlu,
M. Adil Özder, Yrd. Prof. Dr. Seyfi Karabaş, Dr. Nevzat Gözaydın,
Hüseyin Kanyılmaz ve Hüseyin Çırakman’dan oluşan sekiz kişilik bir
Komitenin düzenlediği Kültür Bakanlığı Türkiye Halk Ozanları Semineri
yapılmıştır. Seminer, toplam üç gün sürmüştür. (…) Seminerde dokuz
bildiri sunulmuş ve bir açıkoturum yapılmıştır. Seminer süresince bir de
Sergi açılmıştır.” (Bkz. S. Yağız: Türkiye Halk Ozanları Semineri,
Eleştiri gaz. 15 Aralık 1979).
Yazar, sunulan bildiriler konusunda bilgi verdikten sonra,
sözü bizim sunduğumuz bildiri ile yankıları konusuna getirerek şunları
aktarıyordu:
“Seminerin ikinci gününde, Yazar Mehmet Bayrak ile Dr.
Nevzat Gözaydın söz almışlardır. Uzunluğu neden gösterilerek tümünü
okumasına izin verilmeyen Mehmet Bayrak (Halk Şiirinde Toplumsal
Olaylar) konulu bildirisinde, (Osmanlı toplum yapısı ve yönetim
mekanizması)’ndan devinimle özetle şunları söylemiştir: Tüm sınıflı
toplumlarda olduğu gibi toplumumuzda da insanların tarihi, sınıfsal
mücadeleler tarihi biçiminde gelişiyor. Bu, son derece açık bir olgu. Bu
sınıfların içinde yer alan ve onlara sözcülük eden sanatçılar da
değişik boyutlarla, temsil ettikleri insanların yaşam mücadelesini
yansıtmışlardır. Bu gerçeğin en belirgin biçimde yaşatıldığı ürünlerse,
halkın yarattığı ürünler, en başta da halkın türküsü ve şiiridir… Alın
Osmanlı toplum düzenini. Hangi ürün, şu anonim dörtlükteki kadar güzel
ve çarpıcı biçimde yansıtıyor bu düzeni:
Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok, biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı.” (Agy)
Alanının ilk seminerine TRT ilgisizliği
Benim dışımda seminere katılanlardan Hüseyin Kanyılmaz ve
Tevfik Yılmaz da TRT’ciydi ve Halk Şairleri ve Müziği üstüne proğram
yapıyorlardı. Buna rağmen TRT’nin bu seminere tamamen bigâne kalması
ilginçti ve dikkat çekiyordu. Nitekim, 1981’deki TRT tasfiyesi
sırasında, burada adı geçenlerin yanı sıra Fatma ve Ateş Köyoğlu, Mehmet
Koç, Hüseyin Öğretmen, Saffet Uysal ve Nuri Erkal gibi Türkiye radyo ve
televizyonlarında bu alanda proğram yapanlar da işten
uzaklaştırılmışlardı.
Biz de daha 1979 yılında kaleme aldığımız bir yazıda,
adeta sonraki tasfiyeleri görürcesine, kimi Bakanlık yetkililerinin ve
TRT’nin bu sansürüne dikkat çekiyor ve özetle şu hususları
vurguluyorduk.
Sözkonusu seminer aşamasında ilginç gelişmelere tanık
olundu. Ankara Radyosu Proğram Bölümü bir yana bırakılırsa; TRT, Haberi
ve Televizyonuyla tamamen es geçti bu semineri. TRT, neden boykot etti
Kültür Bakanlığınca ilk kez düzenlenen böyle bir semineri, bilinmez.
Türkiye’nin çeşitli yörelerinden gelen 100’ü aşkın halk ozanının ve
çeşitli halkbilimi uzmanlarının katılımıyla gerçekleştirilmişti bu
seminer. Bir Bakanlık ilk kez bu nitelikte bir seminer düzenliyor ve
solcusu- sağcısıyla bunca halk ozanı ilk kez biraraya geliyordu.
Hele, daha önceki yıllarda TRT’nin Konya’da bir dernekçe
düzenlenen tek yanlı Konya Aşıklar Bayramı’na yayın ekipleri gönderdiği
düşünülünce, bu, seminere katılanları daha da yadırgatıyor ve
öfkelendiriyordu. Çünkü hem halk ozanları hem de katılan halkbilimi
uzmanları, onların “halkın duyan kulağı, düşünen kafası ve konuşan dili”
olduğunda birleşiyorlardı. “Ama nerde bunu anlayacak, algılayacak ve
benimseyecek kafalar” diye de hayıflanıyordum…
Bir süre sonra (Ocak- 1980) Demokrat gazetesinde
yayımlanan bildirimin genişletilmiş şekli, o tarihte Çağdaş Gazeteciler
Derneği’nce inceleme- araştırma ödülüne değer bulunmuştu. Ancak gel gör
ki, bizim işlediğimiz konudan haz almayıp bildirimizin uzun olduğunu ve
konu dışına çıktığını iddia eden Nejat Birdoğan gibiler, birbuçuk saat
süreyle “Şamanlık ve Alevilik gelenekleri arasındaki benzerlikleri”
anlatıyorlardı. Rahatsızlık duyanlardan Hikmet Dizdaroğlu ise
bildirisinde “Dadaloğlu’nun İngiliz casusu olduğunu” söyleyecek kadar
sapıtıyordu…
Kendisine büyük tepki gösteren izleyicilere de, kanıt
olarak Attila İlhan’ın “Böyle Bir Sevmek” adlı şiir kitabının arka kapak
yazısını gösteriyordu.
Aynı zihniyet, bildirilerin kitaplaştırılması aşamasında
da bu tutumunu ortaya koyuyordu. Sonradan ödüllendirilen bildirimin uzun
olduğunu ve istedikleri bazı bölümlerin çıkarılmasını istiyorlardı.
Bunun üzerine, kendilerine şu dilekçeyle itiraz etmiştim:
“Türkiye Halk Ozanları Semineri Düzenleme Komitesi Başkanlığına;
Komitenizce bana sözlü olarak bildirildiğine göre,
Seminer’de sunmuş olduğum (Halk Şiirinde Toplumsal Olaylar) konulu
bildirimin yayımlanabilmesi için birçok bölümünün çıkarılması
istenmektedir. Oysa, çıkarılması istenen bölümlerin dışarıda bırakılması
durumunda, bildirim, hem bütünlüğünü yitirecek hem de özünden
soyutlanmış olarak çarpık bir görünüm kazanacaktır. Ayrıca, böyle bir
isteğin bilimsel ahlakla da bağdaşmayacağına inanıyorum. Durumun
bilinmesini ve sonucun tarafıma yazılı olarak bildirilmesini dilerim. 4
Ocak 1980”.
Dilekçe, resmi kayda girmiş ve bizi davet eden Şube Müdürü Güner Sernikli tarafından imza karşılığı teslim alınmıştı. Ancak, ogün bugündür hala bir cevap gelmiş değil…
Bildirilerin sonradan teksir yoluyla çoğaltılması
düşünülüyordu. O aşamada da bizim bildiri Dizdaroğlu’nun sansürüne
uğramıştı. Dizdaroğlu, Osmanlı toplum yapısına ilişkin bölümler dahil;
Baba İshak, Şeyh Bedreddin ve benzeri ayaklanmaları içeren bölümlerin
çıkarılmasını istiyordu. Tabii, böylesi bir öneriyi kabul edemezdim. Bu,
tam da bildirinin içini boşaltmak olurdu. Nitekim, üstteki dilekçeyle
dayanaklarını sordum ancak hiç bir karşılık alamadım…
Alevi yazar Nejat Birdoğan’ın ‘Türkçü’ tutumu
Nejat Birdoğan’ı, emeklilik sonrası Rıza Zelyut gibi kimi
hempalarıyla Avrupa seferine çıkmış buluyoruz. Kendi payıma, 1988 ve
1989 yıllarında, Türkiye’den gelip kimi Avrupa şehirlerinde Alevilik
konusunda sunumlar yaptığım sırada, bu şahısların Alevilik adına
yaptıkları saptırmalara bizzat tanık olmuştum. Sözgelimi, Şiî ve Azeri
kökenli Birdoğan, Aleviler’in Kürt olamayacağını, kendilerini Kürt
sananların, sonradan çevre etkisiyle bu dili öğrendiklerini Aleviler’e
empoze ediyordu… Bunlardan biri de, o dönem Almanya Alevi Federasyonu
Başkanı olan Koçgirili Ali Rıza Gülçiçek’di. Babası Mahmut Gülçiçek,
yıllar önce WDR Türkçe Servisi’nde Kürtçe beyt ve kilamlar söylemiş ve
bunlar bir kasette toplanmış olduğu halde, Birdoğan, bu ailenin
“Türkmen” olduğuna kendilerini inandırmıştı. O dönem Almanya’da buna
benzer birçok örnekle karşılaşmıştım…
Zaten, kendisi de bu düşüncelerini o tarihlerde Hamburg
Alevi Derneği’nin parasal katkısıyla yayımladığı “Anadolu’nun Gizli
Kültürü Alevilik” adlı kitapta toplamıştı. Tabii ki, bu kitap o
tarihlerde özellikle Alevi Kürt çevrelerde büyük tepki toplamıştı. Kendi
payıma, ben de bu bilim-dışı tutumu ağır biçimde eleştirenlerden
biriydim. Nitekim, Nejat Birdoğan 1993 yılında Ankara’daki Yayınevimizi
ziyaret etmiş ve yaptığı bu yanlışlardan dolayı özür dilemişti. Yanında
Musa Eroğlu da bulunuyordu. Gerçekten de, bir süre sonra yayımladığı
“Alevilik Yol Ayrımında” konulu kitapla adeta kendisini tekzip ediyordu…
Vizyontele Tuuba’nın ‘Kütüphane Müdürü’
Nejat Birdoğan’ın seminer sonrası bir maarifeti de, bizi
sunum yapmak üzere davet eden görevli Şube Müdürü Güner Sernikli’yi,
kütüphanesi bile olmayan Hakkari’ye “kütüphane müdürü” olarak
sürmesiydi.
Sernikli, Hakkari’de yıllarca kaldıktan sonra yeniden
Ankara’ya döndüğünde beni aramış ve yöre halkından Kürtçe elyazma
kitaplar dahil birçok dokuman getirdiğini bildirmişti. Kendisini, evinde
ziyaret etmiş ve bu dokumanları bizzat incelemiştim. Kendisine de, Arap
harfli metinleri yeterince okuyamadığını, hele Kürtçe metinleri hiç
okuyamayacağını hatırlatarak, bunları kaybolmamaları için konusunda
uzman arkadaşlara iletmesini önermiştim. Sernikli, İstanbul’a
yerleştikten sonra aynı öneriyi yazar Muhsin Kızılkaya’ya ve onun
üzerinden bu konuyu filminde işleyen Yılmaz Erdoğan’a da yapmıştım ancak
sonuç alıp- almadıklarını bir daha öğrenemedim.
Bu olay üzerine, Kürt halkının bir kadir-şinas özelliğine
yeniden tanık oluyordum. Yerli halk, düşücelerinden dolayı şehirlerine
sürgün edilmiş bir memur- yazarı sahipleniyor ve çalışma yapması için
elindeki tek nüsha el- yazma eseri bile vermekten de geri durmuyordu.
Evet, Güner Sernikli sözkonusu seminere bizleri sunum
yapmak üzere davet ettiği için kütüphanesi olmayan Hakkari’ye “kütüphane
müdürü” olarak sürülmüş ve bu traji- komik durum, yine yönetmen Yılmaz
Erdoğan’a ilham kaynağı olmuştu.
Olayın gerçek kahramanı Güner Sernikli ile bu rolde
oynayan ünlü sinema oyuncusu Tarık Akan İstanbul’da biraraya getiriliyor
ve bu olay basında büyük yankı yaratıyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder