Ortadoğu’da ve Türkiye’de önemli gelişmeler
yaşanıyor. Diyebiliriz ki tarihsel bir kavşaktan geçiliyor. Ortadoğu 3.
Dünya Savaşının sancılarını en fazla yaşayan bölge durumunda. Dünyadaki
mevcut egemenlik sistemi Ortadoğu’daki krizi çözme yeteneğinde değil,
tersine kriz yaratan kaynaklar arasındadır.
1. Dünya Savaşı sonrası
oluşturulan ulus devletler de toplumsal çelişki ve sorunlara kaynaklık
yapıyor ve tıkanmayı yaşıyorlar. Oluşan iktidar biçimleri ve diğer ulus
devletlerle olan çelişki ve çatışmaları toplumlar artık taşıyamaz hale
geldi. Uluslararası sermaye ve egemenlik güçlerinin çelişkileri de buna
eklenince kanlı boğazlaşmalar, kaynakların savaşa harcanması ve
yoksulluk bölgenin bir klasiğine dönüştü.
Sovyetlerin dağılmasından sonra Putin yönetiminde Rusya
toparlanmaya ve Ortadoğu’da varlık göstermeye çalışıyor. Eskiden
ilişkileri olan Suriye’yle uzun süreli anlaşmalar yaparak kalıcı olmaya
uğraşıyor. Bunun için de Suriye, Ortadoğu krizine dahil olmak zorunda.
En başta da yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Suriye Baas
rejimini koruması gerekiyordu. Bunun ötesinde Libya’dan Mısır ve
Arabistan’a kadar sorunlara el atmaya, ilişkiler kurmaya çalışıyor.
Ortadoğu’nun merkezinde bulunan halklardan biri de
Kürtlerdir. Kürt halkı bölgenin en güçlü ulus devletlerinden olan
Türkiye, İran, Suriye ve Irak arasında statüsüz, kimliksiz ve soluksuz
bırakılmıştır. Kürtler direnişlere rağmen kimliklerine ve özgürlüklerine
kavuşamadılar. Güney Kürdistan’da Amerika’nın müdahalesi ve Saddam’ın
devrilmesiyle çok önemli bir fırsat ortaya çıktı. Kürtler anayasal bazı
haklara kavuştular. Suriye iç savaşında da büyük bedeller karşılığında
DAİŞ’le yürütülen savaş sonucu Kürtler örgütlendiler, kimliklerini
gösterir oldular. Fakat ortaya çıktı ki, ne Rojava’da ne de Güney
Kürdistan’da tek başına Kürt sorunu çözülemiyor. Rusya, ABD ve
Avrupa’nın tutarlı, bütünlüklü bir Kürt politikası yok.
Başta Türkiye
olmak üzere bölgedeki ulus devletler de her koşulda Kürtlere karşı
savaşma, bastırma, statüsüz bırakma için çalışıyorlar. Aralarındaki
çelişki ne olursa olsun Kürtlere karşı aralarında anlaşıyorlar. Bu
açıdan Türkiye, Ortadoğu’da ve dünyada Kürt düşmanlığının öncülüğünü
yapıyor. Sadece Türkiye sınırları içinde değil, Suriye ve Irak sınırları
içinde de Kürtlerle açık savaş halindedir. İşgalde ve saldırıda
devletler hukukunu, uluslararası hukuku tanımıyor. Her şart altında
Kürtler yok edilmeli, kimse varlıklarının kabulüne yanaşmamalı!
Dikkat edilirse bölgedeki ve Türkiye’deki kriz oldukça
derinleşmiş ve iç içe geçmiştir. Mevcut durumda Türkiye’nin açık ve
gizli bütün ırkçı, faşist odakları birleşmiş ve Erdoğan öncülüğünde
kurdukları ittifakla Türkiye halklarını nefessiz bırakmıştır. 7 Haziran
2015 seçimleri sonrası Türkiye’yi nasıl kanlı ve sürekli krize iten
iktidar oyunları sahnelendiği biliniyor. HDP’yi genel savaş konsepti
olan ‘Çöktürme planı’ içinde ötekileştirmeyi, ezmeyi ve tasfiye etmeyi
sürdürüyor. Bütün ekonomik kaynaklar damadı ve Erdoğan eliyle saraya
bağlanmış. Basın-yayın tek elde toplanmış.
Ülkenin aydınları ve akademik
çevreleri bastırılmış, parlamento etkisizleştirilmiş ve kanunları
istediği gibi meclisten çıkarıyorlar. Bütün bunlar da yetmezmiş gibi
KHK’lerle yüz binlerce insan görevlerinden uzaklaştırılmış. Kayyım
sistemi oluşturulmuş, seçilen belediyeler ve meclisleri gasp ediliyor,
toplum iradesi işlevsizleştiriliyor. Türkiye yıllardır içerde ve
dışarıda savaş halinde, insan ve maddi kaynakları müthiş bir şekilde
tüketiliyor.
Hırsızlık, yolsuzluk, kayırma almış başını gidiyor. İktidar
etrafında toplanan ve nemalanan kesimler hariç toplumun büyük kesimleri
rahatsız.
Türkiye dış politikada adeta Putin’in ipine sarılacak hale
gelmiş. AB’yle sorunları derinleşmiş. Amerika ve Arap dünyasıyla
ilişkilerinin en kötü zamanını yaşıyor ve en önemlisi de AKP’yi kuran
kadroların hiçbirisi bugün Erdoğan’ın yanında kalmamış. Devlet AKP ve
MHP’ye mahkum edilmiş. AKP de siyasi parti kimliğini kaybetmiş, tek
kişiye, Erdoğan’a bağlı bir yapılanmaya dönüşmüş. Erdoğan’ın toplumu
heyecanlandıracak, umut verecek ne vaatleri ne de yalanları kaldı.
Sadece savaş, kaba milliyetçilik, tehdit ve zorbalıkla ayakta kalmaya
çalışıyor.
Bu olumsuz tabloya rağmen AKP nasıl iktidar da
kalabiliyor? Bunun en bariz cevabı muhalefetin olmayışıdır. Etkili ve
güçlü bir muhalefet olursa Türkiye toplumunun adalet, özgürlük ve adil
yaşam taleplerine hitap ederse AKP’nin iktidarda kalma şansı yoktur.
Demokratik bir çıkış yapan bir muhalefet kesinlikle Avrupa dahil birçok
çevreden destek görecektir. Dünyada herkes Türkiye’deki gidişatın kötüye
gittiğini ve bunun sorumlusunun da Erdoğan despotizmi olduğunu biliyor.
CHP son yerel seçimde HDP’nin desteğini alarak büyük şehir
belediyelerini kazandı. Yerelde AKP iktidarı kaybetti. CHP bu rüzgarı
arkasına alarak umudu canlı tutarak halkı harekete geçirmek yerine
kalktı Suriye’nin işgal tezkeresine onay verdi.
Kılıçdaroğlu zaman zaman
Suriye’de ne işimiz var diye hükümeti eleştirmektedir. Madem işiniz
yok, niye savaş tezkeresine onay veriyorsun? Gerçekten CHP’nin tabanı
savaş istiyor mu, Erdoğan’ın ömrünü uzatmaktan yana mıdır? Türkiye’nin
ekonomi çevreleri, aydınları, akademisyenleri bu iktidarın ayakta
tutulmasını istiyor mu? En önemlisi de en fazla ezilen Kürtler ve
Alevilerin tutumudur. CHP bir silkinse, Erdoğan’ın karşısına demokratik
bir alternatif olarak dikilirse etrafında çok geniş demokratik bir blok
oluşturabilir. Erdoğan ne yaparsa yapsın bu demokratik alternatifi
aşamaz.
CHP neden 18 yıllık AKP iktidarına son vermek istemiyor?
Kendisini devlet kurucu ve onunla sınırlamış kodlarının dışına
çıkamıyor. Sonunda gelip dayandığı yer milliyetçilik ve militarist
bariyerler oluyor. Eğer Türkiye’yi bu Ortadoğu karmaşası ve ağır
çelişkilerden kurtarmak, Kürtlerle savaş yerine demokratik bir birlik
yaratmak istiyorsa CHP’nin yeni bir tarihsel perspektifle, yeni bir
programla ortaya çıkması gerekiyor. CHP bunu yapmadıkça Erdoğan gibi
faşizmi kurumlaştıran bir yapının payandası olmaktan kurtulamayacaktır.
Halkın bütün umutları, beklentileri CHP’nin bu devletçi duvarına
toslamakta, enerjisi tüketilmektedir. Örgütlü ve demokratik toplumlar,
öncüsü partiler ancak değişime ayak uydurursa kalıcı hale gelir. Herkes
biliyor ki, nasıl Hitler, Mussolini, Saddam gibi diktatörler aşıldıysa
Erdoğan da aşılacaktır. Burada önemli olan muhalif güçlerin ülkeyi hızla
toparlanması, demokratik bir program çerçevesinde halkı harekete
geçirip tahribatların derinleşmesinin önünü almasıdır.
CHP, devleti ben kurdum diyerek kendisine tarihsel bir
misyon biçiyor. Aynı CHP kendisini yenileyerek, devleti demokratik bir
temelde dönüştürerek tarihsel rolünü güncelleyebilir. CHP ya bunu
yapacak ya da Erdoğan diktatörlüğünün sonu gelmez baskı ve savaşlarının
payandası olup marjinalleşmeye devam edecektir.
Yorumlar
Yorum Gönder