Depremde ölüm kader değildir!..



Sivrice merkezli depremde, Elazığ şehri, Maganda’nın merkez propaganda üssüydü. Yaşar Kemal’in “o güzel atları“ benzeri güzel ve halkın vergileriyle (belki de deprem vergisiyle) satın alınmış o güzel ve özel uçaklara binip akın ettiler. Elazığ merkezinde, enkaz tümseklerine üşüşüp “hizmete mahsus“ kurtarma müsamerelerin başında, televizyon kenaraların gözlerini dikerek, ağızlarını açtılar:
“Milletimizin hizmetindeyiz!..“
Bir zamanlar savaş muhabirliği de yapmış gazeteci Serdar Akinan, sadece enkaz altından Türk bayrağı ile fırlama sahnesi eksik, bir kurtarılmayı anlatıyordu:
Kurtarıcılar (kurtarma ekibi), elde kazıcılar enkaz arasında dolaşırken, bir yardım çığlığı duyup hamle ederken, buyurgan bir ses “bekleyin“ sesleniyor ve bekleyiş başlıyordu. İmdat isteyen bir kadın sesiydi. Aralıklarla, “kurtarın“ diye inliyordu. Yaklaşık bir saat sonra, buyurgan ses bir kere daha duyuldu:
“Hazır olun geliyorlar!..“
Sonra, kurtarıcılara “başlayın“ buyruğunu verdi ve enkaz tepeciğine hücum başladı. Biraz sonra, yararlı bir kadın enkazdan çıkarılıp bir battaniyeye sarılarak yola çıkarıldı. Bu sırada, orada zuhur eden “asrın Türk lideri“ Recep Tayyip’in ayakları dibinde yere bırakıldı.
Recep Bey, korkudan gözleri büyük büyük bakan kadınının yüzüne, lütufkarlıkla bakıp lütfen gülümsedi. Yani badem tüyü misali bıyıklı dudakları kasılıp gevşedi.
Sonra, namlu gibi üstüne çevrili kameralara gözünü dikti ve dedi:
“Biz milletimize hizmetkar olmaya geldik!..“
Arkasını dönüp arabasına binmeye yönelirken, ani çok önemli bir olguyu hatırlamış gibi duraksadı. Yönünü, bir kere televizyon başındaki milletine verdi ve dudakları aralandı:
“Biz, kaza ile kadere iman etmiş Müslümanlarınız. Kader işte; depremi önleyemeyiz.“
Oysa, kazın ayağı öyle ve hiç bir şey de kader gibi basit değildi. Çağın insanları ve giderek toplumlar, yöneticilerini seçerek, onlarını kişiliğinde, kaderlerini öz ellerine alınıyorlardı. Böylece tersine akan kaderlerini düzeltiyor, bu sayede onurlu birer yurttaş olarak yaşıyor, geri kalmış toplum insanları gibi ipsizi, hırısız ve düzenbazı başına baş edip kendilerini soydurarak, ona Sultani bir hayat yaşatmayı kader saymıyorlardı. Mısır’ı gördük ve uzaktan seyrettik. Oyla başlarından atamadıkları Firavunu, tepetaklak yere çalarak sırtlarından attılar. Dinbazlıkla hırsızlığa çıkana da aman vermediler. Kurtarıcı diye gelip yalancı çıkan Latin liderler, yerle bir oldular. İran’da, halkı din, cami, bayrak üçgeninde esir alan diktatörlük de sallanıyor sallanıyor.
Her neyse, depremi durdurtmak, elbette mümkün değil. Evet bu bilimsel bir doğrudur. Ama depremde, yıkıntının altında korku girdabında çıldırarak ölmek de kader değildir.
Çünkü depremin Tanrısallıkla, cami avluları ve kimi görgüsüzlerin çeke çeke ipini kopardıkları bayrakla hiç ilgisi yoktur.
Olay, yer kabuğunun çökmesi veya yarılmasıyla ilgilidir.
Bunu önlemek imkansız, ama ölüme boyun uzatmak ve teslim olmak da, Japonya örneğinde görüldüğü üzere kader değildir. Kader demek, şark kurnazlığı, düzenbaz kandırmacasıdır.
Japonya, yıllar önce yaşadığı büyük yıkımdan sonra, “kaderi“ değiştiren değişimi yaptılar.  İnşaatların konum ve yükseltilerini değiştirerek işe başladılar. Sağlam zeminde sağlam yapı olgusunu önde tuttular. Yalnız kat yüksekliklerini de değil, yapı malzemelerini standartlaştırdılar. Sarsıntıya dayanıklı bir yapı istemi yarattılar. Yıkım olsa bile ölümleri en aza indirgediler…
O gün, bugündür Japonyada yıkım ve kırımlar yaşanmıyor.
Türkler, yıllar var ki, her yıkımdan sonra, “Japon modeli“ni yeniden raftan indirip tartışıyorlar. Ama, deprem dalgası daha soğumadan, hafıza kaybına uğramış gibi, yeni depreme kadar unutuyorlar.
 20 sene önce, parasını tedarik için, “Japon modeli“ masalını canlandırdılar. Deprem vergisi diye yeni bir fon yarattılar. 20 yılda, 70 milyar lira topladılar. Ama dönüp baktığında, 70 milyar liranın yerinde yeller esiyor.
Recep’in saraylarından birine temel masrafı mı oldu, müteahhitlere kredi, dinbazların vakıflarına armağan mı oldu bilinmiyor. Kimler aralarında bölüştü, o da meçhul…
Ama 10 ayrı Saraylı Recep beyin keyfi yerinde. Dümeni de tıkırında, şıngır mıngır. “Sevgili milleti“yle dalgasını geçip keyfini getirircesine, Saraylardan bir Sarayın kapısından başını uzatıp “deprem kaderdir“ diyor.
Entrikacılıkta Napolyon’un zaptiye nazırı Joseph Fouche’yi taklit eden, ama dibe düşen ve Demirel’in Zehir Hafiye lakaplı İçişleri Bakanı Faruk Sükan’ın bir karikatürüne dönüşen, Pontus’un dönek oğlanı Soylu’nun yönetimindeki kurtarıcılar, Alevi ve Kürt köylerini yardımdan yoksun bırakılıyordu. Açıklamalar bu yöndeydi. Kürt bir belediyenin gönderdiği yardım da geri çevriliyordu.
Soylu, nerenin, neyin, kimin soylusu bilmiyorum, ama bu kadar görgüsüzlük ancak onun soyluluğuna yakışır kalıyordu.

Yorumlar