İnsanlık felaketlerin içinden barışa giden yolu bazen
bulabiliyor. İnsanlığın kırılganlığı içinde adaleti, barış ve yaşanır
bir geleceği anca bir felaket üzerine bulmamız ise hafızasızlığımızın en
büyük göstergesi. Bu hafızasızlık, kapitalizm, ataerki gibi kendini
kaçınılmazmış gibi gösteren sistemlerin hatta otoriter yönetimlerin
sürekliliğini mümkün kılan yegane yol. Büyük felaketlerin ve toplumsal
travmaların konuşulmadan sessizce nesilden nesile aktarılması en aşina
olduğumuz anlatı artık. Ancak bundan zaferler ya da felaketlerin
tarihinin (hangi ideoloji iktidardaysa ona göre) yeniden yazılması ve
sokaklardaki tabela veya sembollere bu haliyle yansıması ise bir
iktidarın kendi fikrini normalleştirme çabası gibi kenti oluşturan tüm
topluluklarla da müzakere ve çatışma halinin de göstergesi aynı zamanda.
Bu açıdan yerel yönetimlerin mali kaynakları, yatırım alanları,
düzenlemeleri, bir varlık mücadelesine tekabül ediyor. Bunu Elazığ
depremiyle yeniden gördük.
Bir süre önce yer bilimleriyle uğraşan bir bilim insanı,
Marmara’da beklenen büyük depremi konuşmak için çağrıldığı programda
açıkça Elazığ-Malatya’dan geçen fay hattına işaret ederek, acil bir
çalışmaya başlanmasını istiyordu. Programın katılımcılarından biri, tüm
depreme yönelik çalışmaların maliyetini merak ederek konuşmanın yönünü
bütçeye çevirince, bilim insanının cevabı, bir isyana tekabül ediverdi:
“İstanbul’a bir yıl lale ekmezseniz, tüm yer bilimleri projelerini
finanse edersiniz!”
Deprem bile olsa, konu “doğuda” geçiyor olunca, elbette
Kürt düşmanlığı, hızlıca açığa çıkıverdi. Elazığ depremine üzülüp
üzülmemeye karar vermek için bazılarının Elazığ’da yaşayanların Kürt
olup olmadığını bilmeye ihtiyacı olduğunu, Google istatistikleri döktü
hızlıca. Dahası en yakın belediyelerin HDP’li olması karşısında elbette
hükümet önlem alarak yakındaki belediyelerden gelen yardımların kabulünü
yasakladı. Bununla da kalmadı, bölgede depremin etkilerine dair sosyal
medya paylaşımlarının da soruşturma malzemesi olacağını bizzat içişleri
bakanı açıkladı. Depremden etkilenen bölgelerin hayatın devam ettiğinin
gösterilmesi, “algı yönetimi” açısından olmazsa olmazdı. İlk korunması
gereken şey, iktidardakilerin itibarı olduğu için elbette, enkaz
altındaki bir kadın çıkarılmak için bir saat bekleyebilirdi, zira
Erdoğan gelecek ve fotoğraf güzel çıkacaktı. Deprem iktidarın itibarını
yıkamazdı, üstelik de Kürt bölgesinde.
Ekranlara yansıyan bir başka konu ise anadilde hizmet
vermenin nasıl da bir zorunluluk olduğu idi. Kürtçe bilmeyen görevliler,
telefondan da olsa yardım istemek zorunda kalmışlardı. Bölgeye yapılan
yatırımların tek-din-millet-bayrak yöneliminin çarptığı gerçeklik
duvarıyla o an. Enkaz altındaki teyzeye, Kürtçe seslenilmesi
gerekiyordu, işte. Sağlık hizmeti verirken, neresinin acıdığını ve
ağrının olup olmadığını öğrenmek de Kürtçe (Kurmancî, Zazakî)
gerektiriyordu. Yerel dili tanımayınca, hizmet verilmesi de
imkansızlaşıyordu.
Deprem mülteci düşmanlığına da bir anda yeniden ışık
tuttu. Depremin nedeni, yeterince “Allah’a inanmamak ve şükretmemekti”
eskiden, şimdi yanına Suriyeliler de eklendi. Oysaki sosyal medyada üst
sıralarda paylaşılan bir diğer video da enkazdan çıkarılan bir kadının
teşekkürü olmuştu. Kendisini ve sevdiklerini kurtaran kişinin etiketi,
kocaman bir tartışmayı gösteriverdi birden: “Biz Suriyelilere taş
atıyoruz ya, Mahmut isimli Suriyeli tırnaklarıyla toprağı kazıya kazıya,
elleri paramparça bizi enkaz altından çıkardı.” Bu paylaşımın altındaki
onlarca ırkçı yorum ise aynı suyu, havayı paylaşmak konusunda bile
utanç duyacağımız cinstendi. Kurtarıcının kim olduğu, elbette saygı
duyulması, sevilmesi için önemli bir kriterdi, daha doğrusu kim
olmadığı.
Deprem, 1999 yılında İstanbul’da yaşadığım en korkunç
anılarımdan. Yaşayanlara geçmiş olsun. Yardım faaliyetindeyken devletin
ne kadar kolayca enkaza dönüştüğünü, ne olduğunu ve ne olmadığını
görmüştüm; dayanışmanın her fikri ve inanışı nasıl değiştirdiğini de. Bu
yüzden içişleri bakanının, mesul olduğu insanlardan ziyade toplumsal
algıyla ilgilenmesi boşuna değil. Zira ellerindeki meşruiyet zemininin
artık yegane kaynağı şiddet.
Yorumlar
Yorum Gönder