ABD İranlı General Kasım Süleymani’yi ve Haşdi Şabi
komutanı El Mühendis’i katletti. Kasım Süleymani’nin cenazesi Türk
basınının küçümseyerek söylediği gibi on binler değil, yüzbinlerce insan
tarafından karşılandı. Hatta son saatlerde sayı bir milyona ulaştı.
Türkiye’de hiçbir komutanın ya da devlet adamı(!)’nın öldükten sonra
göremeyeceği bir saygı gördü.
Türkiye’den ilk elden yapılan yorumlar zaman kazanma
içerikliydi. Ancak sonraki gün Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar biraz daha
duruma açıklık kazandırdı. Erdoğan’ın olaydan önce 4-5 saat ABD’lilerle
tartışma yürüttüklerini, Kasım Süleymani’nin nerede ne görüşme
yaptığını-yapacağını bildiğini açıklaması, olaya dair yeni yorumları da
beraberinde getirdi. Her ne kadar Erdoğan o bilgileri verdikten sonra
bir de tedbiren konuşmasının sonuna “duyunca şok oldum” cümlesini de
ekleyiverdiyse de şok olduğunu gösteren bir işaret yüzünde görülmedi.
Bu nedir? Bu, merkezi uygarlığı temsil eden egemen
sömürgeci güçlerin, kendilerini krizler sistemi olarak
konumlandırdıklarından, krizler ortaya çıktıkça nefes alması,
sevinmesidir.
Devletçi sistemler tüm dünyada kriz yaşamaktadır. Bu
krizler sık sık savaşlarla yükseltilmekte, kimi zaman da tansiyon
düşürülmektedir. Ekolojik gündemler, felaket söylemleri, eriyen buzullar
bunları etkilememektedir. Kuşkusuz dünyanın nasıl ki bir başlangıcı
varsa bir sonu da olacaktır. İçtiğimiz suyu, soluduğumuz havayı ezel
ebed sanmamız, bunu ekolojik krizlerle sağlamaya çalışmamız ölümsüzlük
arayışından ve bir ebedilik arzusundan öte bir doymazlık istemine
delildir. Ancak yaşadığımız çağ henüz o çağ değildir ve dünya insanlığı
da, devletçi sistemlerin yarattığı krizlerle yaşamak zorunda değildir.
Dünya insanlığı merkezi uygarlığın birikmiş krizlerinin
yükü altındadır. Yüzbinlerce insanın bir diktatörün kozu olarak bir
krizin hamuru yapılmaya çalışılması ve kullanılmasının en kolay
engellenme yöntemi savaşları bitirmektir. Ancak “savaşları bitiren
devlet” diye bir olgu yoktur. Çünkü devlet olmak, savaş çıkarmakla
mümkündür. Maya savaştır. Bundan dolayı gün geçtikçe savaşın nasıl
yürütüleceğinin ve kimin ne kadar pay alacağının önem kazanması,
devletçi sistem krizlerinin yönetimidir.
Ortadoğu’da ve dünyada savaşlar yaşanıyor, halklar
diktatörlükleri ve baskı rejimlerini reddediyor. Reddedecek imkan ve
koşul bulamayan, aslında nefes alamayan halklar öfke biriktirmektedir.
Libya’dan Irak’a, İran’dan Türkiye’ye ve tabi Suriye’ye, ülkelerin
parçalanmışlığından söz ediliyor. Oysa gerçek olan, kapitalist sistemin
anladığı gibi bir bütünlüğün hiçbir zaman olmadığıdır. Hitler’in yaptığı
böyle bir bütünlüktü ve hezimetle sonuçlanmıştır. Halklar, kendilerine
dayatılan homojenliğe karşıdır. “Farklılık içinde bütünlük” temelinde
oluşmayan sistemler sürekli kriz üreterek varlıklarını sürdürmeye
çalışmaktadır. Parçalanmışlıkların da halkların varlıksal özelliklerine
dayandırılması bir ironidir.
Farklılıklarımız bize karşı kullanılmaktadır. Gerçek olan,
tüm halkların demokratik konfederalizm aradığıdır. Hiçbir ülke tek dil,
tek bayrak, tek din ile yönetilmeyecek kadar farklılıklar
barındırmaktadır Ortadoğu’da. Yüzyıllar boyunca Ortadoğu bu tarzda
yaşamış, kendini yönetmesini bilmiştir. Kerkük’teki bir Kürt’ün Türkçe
ve Arapça bilmesi onu gerçek insan yapmaktadır. Minbic’teki bir
Türkmen’in Arapça ve Kürtçe bilmesi onu büyütmekte, demokratik bir birey
yapmaktadır. Ancak Türkiye gibi faşizmin mutlak baskısı altında ezilen
halklar-topluluklar bunun dışında tutulmakta, düşmanlıklar
derinleştirilmekte, hatta düşmanlıklar yaşamın ilk şartı haline
getirilmektedir.
Türkiye bu konuda ustalaştığını düşünmektedir ancak
yanılgı büyüktür. Milyonları içine alan bir intihar durumunu yaşayan
Türkiye’de faşist AKP-MHP iktidarı, bölgede yaşanan krizlerden kendine
konum belirlemektedir. Bu, Türkiye halkına düşmanlıktır. Krizsiz ve
savaşsız varoluş mümkün olmadığından Kasım Süleymani’nin öldürülmesine
Türkiye’nin, faşist şef Erdoğan’ın sevinmesi normaldir. Bunun da
ötesinde İran-ABD gerginliğinin kendi konumunu güçlendireceği inancı,
Erdoğan’ı bu olayın ortağı konumunda tutmaktadır.
Bu durum giderek Türkiye’nin krizi-savaşı
derinleştirmesini de getirebilir. Irak’tan çıkması istenen yabancı
güçlerin başında gelen Türkler, Iraklı Sünni Araplarla birleşerek İran’ı
zayıflatmayı ve kendilerini ABD’nin daha kalıcı müttefiki haline
getirmeye çalışabilirler. Bunun için Irak içindeki farklı kesimleri de
kullanmak isteyebilirler. Nihayetinde istedikleri, savaşın Türk
faşizmine çıkar sağlayacak kadar yükselmesidir.
Kürtler açısından durum nettir. Kürdistan dört parçaya
bölünmüştür. Her egemen ülke Kürtler üzerinde soykırım uygulamış,
fiziki, kültürel soykırımın her yöntemini denemiş ve Kürtler yok
sayılmıştır. Kürtler varlık mücadelesinde büyük bedeller vermiştir ve
vermeye devam etmektedir. Bunca acı çekmesine, bunca katliamdan
geçirilmesine rağmen, kendi ezeni için dahi özgürlük ve demokratik bir
sistem öneren, bunu kurmak için mücadele eden bir halk örneği dünyada
yoktur. Kürt halkı bunu yapmaktadır.
Türkiye, ABD’nin İran’a saldırmasına sevinmiştir. Çünkü
AKP iktidarı bir Sünni faşist iktidardır. Şiilerin darbe almasına ve güç
kaybetmesine büyük sevinmesi bundandır. Yine bu saldırıların
Türkiye’deki faşist iktidarın komşu olan olmayan ülkelere saldırmasını
meşrulaştırdığını düşünmektedir. Doğru olan, İran’daki halkların kendi
demokratik mücadeleleriyle o rejimleri değiştirebileceği ve demokratik
sistemler kurma mücadelesi vermesidir.
Yorumlar
Yorum Gönder