Ağustos ayının insanı eriten sıcaklığında, Şengal çölünün
ortasında, üstüme güneşte erimiş ceset kokusu sindiği bir zamanda, her
şeye ve herkese isyan etmeye hazır halde bekliyordum. Beklemek diyorum,
hayatın bilinmeyen hükümdarı, her ne yapıyorsak gizli öznemiz beklemek.
Ben de çantam sırtıma yapışmış, alnımdan terler boşalarak, kaşlarımı
çatmış, havadaki sıcak buğuyu seyrederek araba bekliyordum. O an bütün
melekler gelip beni gıdıklasa bırak gülmeyi, tebessüm bile edemezdim.
Uzunca bir süre bekledikten sonra araba gelip yanımda
durdu. Hızlıca araba kapısına elimi atıp açtım. Kapıyı açar açmaz yüzüme
kocaman bir gülümseme yayıldı. İçerde üstünde askeri elbise olan bir
çocuk vardı, elinde de kocaman kırmızı bir oyuncak ayıcık vardı. Arabaya
geçip küçük savaşçının yanına oturdum. Yüzü esmer, gözleri ise renkli
ışıltılar saçıyordu. Kötülüğün içinde iyilik ve güzellik gibi gelip
hayatıma değmişti bu kendinden emin ve ayıcığını kucağından indirmeyen
savaşçı. Ara ara göz ucuyla ona bakıp bakıp gülümsüyor, sonra fark
edilmeden başımı diğer tarafa çeviriyordum. Çölde sarsılarak ilerleyen
arabanın sarsıntısına aldırmadan fotoğraf makinesini çıkarıp birkaç
fotoğrafını çektim.
Biraz yol aldıktan sonra küçük savaşçıya dönüp sohbet
etmeye başladım. İsmini sordum. “Êzdîn” dedi. “Êzdîn” Şengal’in ikinci
şehidiydi ve halkı kurtarmak için DAİŞ çeteleri ile girdiği bir
çatışmada şehit olmuştu. Ben Êzdîn’i fermandan zar zor kurtulan halk ile
yaptığım röportajlarda duymuş, tanımıştım. Gözyaşları içinde “Biz
kurtulalım diye kendini ateşe attı” demişti Şehit Êzdîn’i anlatan bir
anne. Ve şimdi yanımda oturan küçük savaşçı Êzdîn’in ismini almıştı. Ve
gerçekten ismi ona çok yakışıyordu. Şengal fermanı olduğu zaman küçük
savaşçı da gelip yeni kurulan YBŞ’ye (Yekineyê Berxwedana Şengal)
katılmış, kucağındaki ayıcık ile cepheye götürülmeyişinden şikayet
ediyordu. Evdeki ismini sordum, “Ali Hüsen Xıdır” dedi. 1997 yılında
doğduğunu söylüyordu ama görünüşü onu daha küçük gösteriyordu.
Şengal’in yarası henüz tazeydi ve yaradan kan sızıp
duruyordu. Sanırsam ben küçük Êzdîn’i tanıdığımda fermanın ya yirmi ya
da yirmi beşinci günüydü. Cepheye götürülmeyiş şikayetlerini kendimce
destekleyip “Küçüksün cepheye gitmen için biraz büyümen gerek” dedim.
Êzdîn güzel yüzünü bana dönüp kaşlarını çatarak “Sanki düşman
küçük-büyük dinliyor” dedi. Haklıydı, dinlemiyordu. Zira katledilen ve
güneşin altında eriyen onlarca çocuk cenazesi görmüştüm. Êzdîn’in
sözlerine muhalefet edecek bir söz bulamadığım için sustum. Uzunca bir
yol gittik beni savaşçıların mevzilerine bırakıp döndüler. Araba dönüş
alıncaya kadar ben çantamı sırtıma alıp, makinamı boynuma astım, araba
önümden geçerken Êzdîn’e el salladım. Êzdîn ise ayıcığın patilerini
tutup camdan bana salladı. Onca acının içinde yüzümde bir gülümseme ile
gösterilen mevzilere yürüdüm, uzaktan mermi sesleri geliyordu.
İlerlerken onurlu olmanın yaşı yoktur, diye kendimi ikna ettim. Onurlu
olmak için büyümeyi beklemek gerekmiyormuş, ilginç beklemenin olmadığı
bir şey görmüştüm daha doğrusu Êzdîn göstermişti.
Sonra aradan yıllar geçti, 2014 Ağustos’undan 2018
Nisan’ına geçmiştik. Bu kez gerillalar Şengal’i YBŞ’ye teslim edip
dağlarına gidecekti. Ve bütün Şengal halkı göşyaşı içinde gerillaları
uğurlamak için Şengal şehitliğinde toplanmıştı. İkinci kez Êzdîn’i orada
gördüm. Yine üstünde askeri elbiseleri vardı, belinde tabancası,
kolunda asılı silahı, başı dik duruşu ile oradaydı, gerillalar gidiyor
diye yüzünde bir hüzün vardı ama bırakılan yükü kaldıracak kadar da
kendinden emindi. Onu gördüğümde gözlerime inanamadım, çok büyümüştü.
Emin olmak için ferman zamanında tanıdığım ve Şengal’e ilk gelen gerilla
grubunda olan ve kucağında küçücük bir bebeği seven kadın bir
gerillanın yanına gidip oturdum.
Êzdîn’i göstererek “bu arkadaşın ismi nedir” diye sordum.
İsmi Hedar olan kadın gerilla “Êzdîn” dedi. Mırıldanarak “ne kadar çabuk
büyümüş” dedim. Hedar kahkaha atarak “bil bakalım bu bebek kimin” deyip
Êzdîn’e bakınca iyice şaşırdım. Êzdîn büyümüş, hem baba hem de büyük
bir komutan olmuştu.
Yanına gittim selamlaştık, beni eşi ile tanıştırdı, biraz sohbet edip ayrıldık. İçimde onur duyarak ayrıldım Êzdîn’den.
Geçen gün ise Êzdîn’i bir ekranında gördüm, çok net
ifadeler ve seçkin cümleler kurarak konuşuyordu. “Bizim, bizden başka
kimsemiz yok, Êzidî halkından sadece tek bir isteğim var, savaşçılarına
güvensinler, Êzidî gençlerinden oluşan YBŞ/ YJŞ’yi gözleri gibi
korusunlar ki bir daha hiçbir güç bizi soykırımdan geçiremesin” diyordu.
Önce normal bir röportaj sandım, sonra “İşgalci Türk devletinin
Şengal’de yaptığı hava saldırısında şehadete ulaşan 4 YBŞ savaşçısı”
cümlesini duydum. Gerisi kocaman bir acı…
Êzdîn, soykırım karşısında onurdan bir kalkan olmuş, şehadete ulaşmıştı.
Yorumlar
Yorum Gönder