Êzdîn onurdur!




Ağustos ayının insanı eriten sıcaklığında, Şengal çölünün ortasında, üstüme güneşte erimiş ceset kokusu sindiği bir zamanda, her şeye ve herkese isyan etmeye hazır halde bekliyordum. Beklemek diyorum, hayatın bilinmeyen hükümdarı, her ne yapıyorsak gizli öznemiz beklemek. Ben de çantam sırtıma yapışmış, alnımdan terler boşalarak, kaşlarımı çatmış, havadaki sıcak buğuyu seyrederek araba bekliyordum. O an bütün melekler gelip beni gıdıklasa bırak gülmeyi, tebessüm bile edemezdim.
Uzunca bir süre bekledikten sonra araba gelip yanımda durdu. Hızlıca araba kapısına elimi atıp açtım. Kapıyı açar açmaz yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. İçerde üstünde askeri elbise olan bir çocuk vardı, elinde de kocaman kırmızı bir oyuncak ayıcık vardı. Arabaya geçip küçük savaşçının yanına oturdum. Yüzü esmer, gözleri ise renkli ışıltılar saçıyordu. Kötülüğün içinde iyilik ve güzellik gibi gelip hayatıma değmişti bu kendinden emin ve ayıcığını kucağından indirmeyen savaşçı. Ara ara göz ucuyla ona bakıp bakıp gülümsüyor, sonra fark edilmeden başımı diğer tarafa çeviriyordum. Çölde sarsılarak ilerleyen arabanın sarsıntısına aldırmadan fotoğraf makinesini çıkarıp birkaç fotoğrafını çektim.
Biraz yol aldıktan sonra küçük savaşçıya dönüp sohbet etmeye başladım. İsmini sordum. “Êzdîn” dedi. “Êzdîn” Şengal’in ikinci şehidiydi ve halkı kurtarmak için DAİŞ çeteleri ile girdiği bir çatışmada şehit olmuştu. Ben Êzdîn’i fermandan zar zor kurtulan halk ile yaptığım röportajlarda duymuş, tanımıştım. Gözyaşları içinde “Biz kurtulalım diye kendini ateşe attı” demişti Şehit Êzdîn’i anlatan bir anne. Ve şimdi yanımda oturan küçük savaşçı Êzdîn’in ismini almıştı. Ve gerçekten ismi ona çok yakışıyordu. Şengal fermanı olduğu zaman küçük savaşçı da gelip yeni kurulan YBŞ’ye (Yekineyê Berxwedana Şengal) katılmış, kucağındaki ayıcık ile cepheye götürülmeyişinden şikayet ediyordu. Evdeki ismini sordum, “Ali Hüsen Xıdır” dedi. 1997 yılında doğduğunu söylüyordu ama görünüşü onu daha küçük gösteriyordu.
Şengal’in yarası henüz tazeydi ve yaradan kan sızıp duruyordu. Sanırsam ben küçük Êzdîn’i tanıdığımda fermanın ya yirmi ya da yirmi beşinci günüydü. Cepheye götürülmeyiş şikayetlerini kendimce destekleyip “Küçüksün cepheye gitmen için biraz büyümen gerek” dedim. Êzdîn güzel yüzünü bana dönüp kaşlarını çatarak “Sanki düşman küçük-büyük dinliyor” dedi. Haklıydı, dinlemiyordu. Zira katledilen ve güneşin altında eriyen onlarca çocuk cenazesi görmüştüm. Êzdîn’in sözlerine muhalefet edecek bir söz bulamadığım için sustum. Uzunca bir yol gittik beni savaşçıların mevzilerine bırakıp döndüler. Araba dönüş alıncaya kadar ben çantamı sırtıma alıp, makinamı boynuma astım, araba önümden geçerken Êzdîn’e el salladım. Êzdîn ise ayıcığın patilerini tutup camdan bana salladı. Onca acının içinde yüzümde bir gülümseme ile gösterilen mevzilere yürüdüm, uzaktan mermi sesleri geliyordu. İlerlerken onurlu olmanın yaşı yoktur, diye kendimi ikna ettim. Onurlu olmak için büyümeyi beklemek gerekmiyormuş, ilginç beklemenin olmadığı bir şey görmüştüm daha doğrusu Êzdîn göstermişti.




Sonra aradan yıllar geçti, 2014 Ağustos’undan 2018 Nisan’ına geçmiştik. Bu kez gerillalar Şengal’i YBŞ’ye teslim edip dağlarına gidecekti. Ve bütün Şengal halkı göşyaşı içinde gerillaları uğurlamak için Şengal şehitliğinde toplanmıştı. İkinci kez Êzdîn’i orada gördüm. Yine üstünde askeri elbiseleri vardı, belinde tabancası, kolunda asılı silahı, başı dik duruşu ile oradaydı, gerillalar gidiyor diye yüzünde bir hüzün vardı ama bırakılan yükü kaldıracak kadar da kendinden emindi. Onu gördüğümde gözlerime inanamadım, çok büyümüştü. Emin olmak için ferman zamanında tanıdığım ve Şengal’e ilk gelen gerilla grubunda olan ve kucağında küçücük bir bebeği seven kadın bir gerillanın yanına gidip oturdum.
Êzdîn’i göstererek “bu arkadaşın ismi nedir” diye sordum. İsmi Hedar olan kadın gerilla “Êzdîn” dedi. Mırıldanarak “ne kadar çabuk büyümüş” dedim. Hedar kahkaha atarak “bil bakalım bu bebek kimin” deyip Êzdîn’e bakınca iyice şaşırdım. Êzdîn büyümüş, hem baba hem de büyük bir komutan olmuştu.
Yanına gittim selamlaştık, beni eşi ile tanıştırdı, biraz sohbet edip ayrıldık. İçimde onur duyarak ayrıldım Êzdîn’den.
Geçen gün ise Êzdîn’i bir ekranında gördüm, çok net ifadeler ve seçkin cümleler kurarak konuşuyordu. “Bizim, bizden başka kimsemiz yok, Êzidî halkından sadece tek bir isteğim var, savaşçılarına güvensinler, Êzidî gençlerinden oluşan YBŞ/ YJŞ’yi gözleri gibi korusunlar ki bir daha hiçbir güç bizi soykırımdan geçiremesin” diyordu. Önce normal bir röportaj sandım, sonra “İşgalci Türk devletinin Şengal’de yaptığı hava saldırısında şehadete ulaşan 4 YBŞ savaşçısı” cümlesini duydum. Gerisi kocaman bir acı…
Êzdîn, soykırım karşısında onurdan bir kalkan olmuş, şehadete ulaşmıştı.

Yorumlar