Faşist Diktatör Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye
bir meçhule doğru ilerliyor. Herkes durumların vahim olduğunu
belirtiyor. Kimileri Türkiye’nin de Üçüncü Dünya Savaşı koşullarında
Ortadoğu’da yanan ateşin harlanmasında odun olarak kullanılacağını
söylüyor. Nitekim AKP iktidarıyla birlikte birkaç yeşil dalı kalmış
Türkiye ağacının tümden kurutulduğu dikkate alındığında ve bu kurumuş
ağaçla durmadan sağındaki solundaki alevi dinmiş közleri karıştırıp
oynarsa bu kuruyan odunun da tutuşup yanacağını söylemek zor
olmayacaktır. Zaten basit fiziksel olay bile denense neticenin bu
olacağı öngörülebilir.
Yanar mı yanmaz mı belli olmaz, ama AKP-MHP faşizmi
yönetimindeki ülkenin gittiği yer ve sonunun moda deyimle burunlara iyi
kokular getirmediği söylenebilir. AKP karşıtları “bu iktidar ha gitti ha
gidecek” diyor, AKP-MHP faşizmi de kendi karakterinde şekillendirilecek
bir Türkiye’de ezel ebet güç olacağını iddia ediyor. Hem de Birinci
Dünya Savaşı koşullarında ve statükoların şekillendiği ortamda
İslamcıların, Sosyalistlerin ve Kürtlerin yok sayıldığı, Cumhuriyetin
bunun üzerine kurulduğu ve Cumhuriyet savunucularının bugün içine düşmüş
olduğu durumu unutarak. Şunu da unutuyor, Üçüncü Dünya Savaşı halen
devam ediyor, zirveleşmiş değil ve kimin, nerede, ne zaman, nasıl bir
gümbürtüye gideceği belli değil ve böyle bir ortamda ezel ebet
kalacağının propagandasını yapmak sadece bir temenni ya da hayaldir.
Evet, Dünya koşulları değişti, Birinci Dünya Savaşının yaşandığı süreçte
nasıl ki İttihatçı zihniyet Ermenileri ve Süryanileri soykırıma
uğrattıysa, şimdi AKP de yeşil renkli İttihatçı zihniyetle bu işi
yapacağını ve Kürtleri yok etme temelinde İhvancı Türk ulus devletini
şekillendireceğini sanıyor, ama bu sadece bir hayal olarak kalacak. Aç
tavuğun rüyada kendini darı ambarında görmesi durumu herhalde böyle
durumlar işin ifade edilebilir.
Uzatmadan şunu söylemek istiyorum ya da şunu bilmek
gerekir: Evet, her iki dünya savaşında da kandırılmış da olsalar
Kürtlerin gücü ortak vatanın özgürlüğü için kullanıldı ve tekçi
zihniyetle şekillendirilen cumhuriyet zamanla Kürtleri de tehlike olarak
gördü ve soykırıma uğratmaya yöneldi. Ancak günümüzün koşulları
değişmiştir. Kürtler bugün örgütlüdürler, tüm dünya tarafından biliniyor
ve bir halk olarak tanınıyorlar. Yani iki dünya savaşı ile bugün
yaşanan dünya savaşı arasındaki durumlar farklıdır. AKP’nin bunu
anlaması gerekir. Üçüncü Dünya Savaşı sonrasında dengeler şekillenirken
istese de istemese de formatı ve yapılanması belli olmasa da bir
Kürdistan var olacak. Tabii o koşullarda AKP ya da benzer zihniyette
olan bir gücün yöneteceği bir ülke de olmayacaktır.
AKP-MHP faşizmi şu anda ne yapıyor? Bir yandan herkesi
suçlayarak bir ülkenin başka bir ülkenin iç işlerine karışmaması
gerektiğini söylüyor, diğer yandan da her tarafa yaptığı müdahaleleri
gizlemeye çalışıyor! Tabii ki esas olarak kendisini gizlemek için bunu
yapıyor. Bir de süper güç olma hayalleri var ya! Irak’a da karışır,
Suriye’ye de, Libya’ya da, İran’a da. Söz söyleme hakkını kendinde
görüyor. Hele bir yerde Kürt varsa, ilkin söz söyleme hakkını kendisinde
görüyor.
Diğer yandan içeride yitirdiği meşruiyetini suni
gündemlerle örtmeye çalışıyor. Tabii sadece suni gündem olmaz, AKP’ye
göre suni gündem olsa bile bunun bir kazancı olmalı. Erdoğan’ın mega
proje (Kanal İstanbul vb.) diye sunduğu şey esas olarak bir yandan dış
siyasette tıkanan ve tükenen politikalarını gizlemektir, diğer yandan
ülkede yaşanan ekonomik kriz başta olmak üzere her türlü sorunun yine
yitirdiği meşruiyetini sorgular durumdan çıkartıp insanları bir şeylerle
uğraştırmaktır. Yani gündem saptırması yapıyor. Her sıkıştığı süreçte
yaptığı gibi, insanlar da tabii farkında olmadan bu gündemlerin peşine
takılıyor.
‘Kanal İstanbul projesi’nin çok fazla zararı olduğu bilim
insanları tarafından dile getiriliyor. O şehri yöneten halkın seçtiği
insanlar da bu projenin yol açacağı sağlık sorunları başta olmak üzere,
ekolojik sorunları bir bir sıralıyorlar. Ancak AKP kimseyi dinlemiyor,
ben her türlü hesabı yapmışım, bu kanalın geçeceği yerleri
parsellemişim, Katar’a, şuraya buraya çok öncesinden buralardan bir
kanal geçireceğimi söylemişim ve bunun karşılığında 1 lira olan araziyi 1
milyona satıp kar sağlamışım, ondan vazgeçmem, diyor. Kim bilir belki
de bazı taahhütler karşılığında oradan kanalı geçirmezse aldığı paraları
geri vermek zorunda kalacak da onun için bu kadar ısrar etmektedir.
Bilmiyorum tabii bunları, sadece varsayım bizimkisi de şu bir gerçek
İstanbullular o kanalı istemiyor. İstanbul devasa bir mega kent haline
gelerek zaten ekolojik dengeye yeterince zarar vermektedir, ama doğayla
bu kadar oynanması da olmamalı. İlle de olacak deniliyorsa da buna
İstanbulluların karar vermesi gerekiyor.
Bir kere basitinden düşünelim, küresel ısınmadan
bahsediyoruz, buzullardaki buzlar sürekli erimekte ve denizin seviyesi
artmaktadır. Peki, bu kanal yükselen su seviyesi dikkate alındığında
şehri nasıl etkileyecek? Ya da o kanaldan çıkacak o kadar toprak ne
yapılacak? Bir yerden geçecek o kanallar, bazı insanların evinin,
geçmişinin olduğu yerlerden, çocukluğunun yaşandığı yerler suyun altında
kalacak, değer mi ki para kazanmak için anılar yok edilsin. Anıları yok
etmek insanlığı yok etmek değil midir? Bir insanın anısı olmazsa,
ortada o insandan geriye ne kalır ki!
Velhasıl, bu işin bilimsel yanı her gün basına yansıyor,
dinliyoruz. Gezi’de bazı ağaçların kesilmesine izin verilmedi,
Türkiye’yi sevenler birlik oldular ve AKP’ye karşı direndiler. Türkiye
tarihinde gerçekten çok fazla görülmeyen devrim süreci yaşandı, her
tarafta devrim havası esti.
Çok uzatmadan şunu belirtmek istiyorum: Türkiye’yi,
İstanbul’u seviyorsak o zaman Kanal İstanbul’u politik ve rant aracı
haline getirmek isteyen AKP-MHP faşizmine karşı bir mücadele aracına
dönüştürelim. Madem ki o ben bu projeyi gerçekleştireceğim diyor, o
zaman Türkiye’deki tüm demokratik çevrelerin, çevrelerin, kadınların,
gençlerin ve emekçilerin birlik olup Gezi direnişinde ortaya çıkardığı
ruhla hareket etmesi gerekiyor. Kanalın geçtiği yerlerde çadırlar
kurmalı, bir kazmanın bile toprağa vurulmasına izin verilmemelidir.
Böyle olursa gerçekten de Türkiye hem dış siyasette hem de iç siyasette
rahatlar ve Türkiye’de tüm farklılıkların bir arada yaşayacağı
demokratik devrim gerçekleşir. Üçüncü Dünya Savaşı koşulları ve AKP’nin
politikaları Türkiye’de devrimin yapılmasını acil hale getirmiş
bulunmaktadır.
Yorumlar
Yorum Gönder