Kürt edebiyatı için yeni bir soluk ifade eden
yazarın “Payîza me zû hat bihara me virnî (**) ma (Güzümüz erken geldi
baharımız gecikti)” öyküsü, son yüzyılda Torê bölgesinde yaşanan
olayları ele alıyor. Öykü yaşanan felaketlerin genel bir açıklamasından
ziyade şahitlerin anı ve anlatımları üzerinden kurgulanmış.
Dawid YEŞİLMEN
Felaketler temelinde İsmail Dindar’ın kısa bir öyküsünün okunması…
Susan Sontag bir makalesinde acı ve felaketlerin anlatımı
ile ilgili şöyle diyor: “Anlamak, anmak-hatırlamaktan daha önemlidir;
her ne kadar anlamak için anmaya ihtiyaç duyulsa da.” Yazar İsmail
Dindar(*) da, yirmi yıldır devam eden yazarlık öyküsünde, doğup büyüdüğü
bölgede çok inançlı ve çok kültürlü olarak görülen Torê’de (Tur Abdin)
yaşanan katliam ve felaketleri kendine dert ediyor. Kendine dert etmekle
de kalmıyor, aydın bir tavırla bunların toplum hafızasından
unutulmasını ve silinmesini engellemeye çalışıyor. Eserlerinde sürekli
yönünü Torê’de yaşanan, toplumsal travmaya yol açan ve yerleşen bu
felaket ve katliamlara çevirerek, resmi ve egemen tarihe karşı yeni bir
okumanın kapısını aralıyor. Yazdıklarının toplumun hafızasından süzülmüş
alternatif bir belge olarak da okunması gerekir. Ancak mevzu edebiyat
ve edebi eserler olunca amaç sadece şahitlik ve yeni bir toplumsal
hafıza oluşturmak olmamalıdır. İsmail Dindar’ın metinleri acı, toplumsal
hafıza, karakterlerin örülmesi ve estetize edilmesinde de Kürt
edebiyatı için yeni bir soluk ifade ediyor. Bu çalışmada yazarın
eserleri ile ilgili genel bir değerlendirme yapmayacağım, ancak bir
örnek olarak “Payîza me zû hat bihara me virnî (**) ma (Güzümüz erken
geldi baharımız gecikti)” öyküsünü ele alarak katliamlar nedeniyle
ortaya çıkan toplumun acıları ve travmaları, ‘kanlı’ ama sürdürülebilir
ilişkileri üzerinden Kürtlerin ve Torê bölgesindeki diğer insanların
toplumsal hafızasını ele alacağım.
Yazarın söz konusu öyküsü, son yüzyılda Torê bölgesinde
yaşanan olayları ele alıyor. Öykü yaşanan felaketlerin genel bir
açıklamasından ziyade şahitlerin anı ve anlatımları üzerinden
kurgulanmış. İtiraf etmek gerekir ki öykü çok ağır bir ritim ile, ancak
seçili kelimelerle, ilgi çekici bir şekilde okurun dut ağacından düşen
bir yaprağın sesini duymasını sağlıyor, güz rüzgarıyla üşütüyor ve gün
doğumu ile karekterlerinin yüzüne vuran güneş ışığı ile birlikte okurun
da gözlerinin buna refleks vermesini sağlıyor. Atmosferik bir öykü. Her
kelime, her ses, her renk ve cümle özenle seçilmiş. İçeriği ile rahatça
bir romana dönüştürülebilecek öyküyü yazar üç sayfayla örmüş. Etki
gücünü yaratma çabası öyküde ön plana çıkıyor. Bu da yazarın okur
üzerinde etki bırakmak isteğini nasıl bilinçli bir şekilde yaptığını
gösteriyor.
Öykü aynı şehirde yaşayan, aynı tarihe sahip ancak üç
farklı toplum mensubu üç yaşlı adamın dilinden aktarılıyor. Öyküde üç
farklı bakış açısı var; Kürt-Êzîdî Cindî, Süryanî Şemûn ve Kürt-Müslüman
Hecî Süleyman. Belediyenin dut ağacının altına yerleştirdiği bankta
ikindi vakti oturmuşlar. Mevsimlerden sonbahardır. Soğuk bir rüzgar
yüzlerine vuruyor, sararmış yapraklar üzerlerine dökülüyor ve
ayakkabılarının üzerine konuyor. Sohbetleri de gölgesine sığındıkları
dut ağacının ekildiği döneme dair. Dut ağacının ne zaman ekildiği sorusu
yüz yıllık hafızalarına giriş için bir kapı görevi görüyor adeta.
Toplumun kollektif hafızası için bir sembol/tanık oluyor. Öykü Torê
bölgesindeki Midyat’ta geçiyor. Her ne kadar yazar öyküyü yüzde yüz
hayali bir öykü olarak tanımlasa da, dünyaya geldiği Qertmînê köyü ve
etrafındaki Süryani ve Êzîdî köyleri öykünün yaşandığı mekan olarak
okura hatırlatıyor. Sebebi de söz konusu yerin üç toplumun yaşadığı bir
yöre olmasıdır.
Kürtçe olan Cindî, Êzîdîlerde sık rastlanan bir isim.
Cindî, koç boynuzlarını andıran beyaz gür bıyıklara sahip. Bu anlatım
ile beyaz sakallı bir Êzîdî yaşlısının fotoğrafını ortaya
çıkarıyor. Şemûn ise Torê bölgesindeki Süryanilerde sık rastlanan dini
ve ulusal bir isim. Hecî Silêman da ‘Hecî’ ön isiminden ötürü, direkt
dindar bir Müslüman’ın portresi ile karşı karşıya getiriyor bizi. Öyle
ki Haca gitmiştir ve namazında, niyazında bir adamdır. Ezan okunmasıyla
birlikte kalkıp camiye gidiyor. Kına yaktığı için bıyıkları kızıl
rengidir. Hecî Silêman oradakilerin en yaşlısıdır ve uzun, derin bir
hafızayı temsil ediyor. Üçü de kendi toplumlarını temsil ettikleri için
isimleri öyküde önemli role sahip.
Öykü ağıcın ekildiği zaman üzerinden başlatılıyor.
Hecî Silêman, Şemûn’a soruyor:
– Kirve Şemûn, kimin bu dut ağacını ektiğini biliyor musun?
Şemûn bilmediğini mimikleriyle göstererek;
– Mesih ve Muhemmed üzerine yemin ediyorum, ben oldum olası bu ağaç burdaydı. Ağacın kim tarafından ekildiğini bilmiyorum.
Ardından Cindî söz alıyor:
– Ben de hatırlamıyorum, bu meydana kimin bu güzel ağacı
ektiğini bilmiyorum. Muhammed’in Kuran’ı, İncil ve Şêxadî üzerine yemin
ediyorum; kim ekmişse direkt cennete gitmiştir, o kadar! Çünkü çocuklar
dutları yiyor, büyükler de gölgesinde oturarak keyif yapıyor. (57-8).
Torê bölgesinde en çok ekilen ağaçlardan birisi de dut
ağacıdır. Bölge kültüründe bu ağaç bereket ve zenginlik anlamına
geliyor. Ekildiği ev ve köyün zenginliğini gösteriyor ve hemen hemen her
avlu ya da bahçede vardır. Dut ağacı adeta öykünün şemsiyesi ve
yüzyılın tanığı rolündedir. Yine en erken meyve veren ağaç olduğu için
baharın sembolüdür aynı zamanda. Ancak öykümüz ağacın meyve vermesi ile
değil, toplumsal felaketlerin anlatıldığı kötümser olan metaforik bir
yaprak dökümü ile başlıyor.
Yine öykümüzün isminden de anlaşılacağı üzere Bahar ve
Güz’ün temsilinde güz kazanmıştır. Yaprak dökülüyor, bölgenin üç
toplumunu temsil eden üç yaşlı adam toplumsal trajedilerinden
bahsediyorlar. En başından söylemeliyiz ki anlatıcı olarak ön plana
çıkan Hecî Silêman’dır. Daha yaşlı olduğu için daha çok trajediye ve
toplumsal felakete şahitlik yapmıştır ve her kelimesinde geçen yüzyılda
yaşanan olaylardan ötürü büyük bir pişmanlığın yüreğini sardığını
hissettiriyor. Eski zamanlara dönüyor, Midyat ve köylerinin kültüründen
bahsediyor ve Süryanilerin ne kadar önemli bir yere sahip olduklarını
hatırlatıyor. Yine Midyat’ta kuyumculuk yapan Saliba isimli bir
Süryani’nin gözleri önünde, gölgesinde oturdukları dut ağacını kendi
elleriyle ektiğini söylüyor. Bir Süryani’nin eliyle ekilen dut ağacının
varlığının önemi üzerinden medeniyetin yaratılmasında Süryanilerin
belirleyici pozisyonunu dile getiriyor.
Yine eskiden sadece Süryanilerin orada yaşadıkları
bilgisini veriyor. Fermanlarla Süryaniler kaçtı. Başka bölgelerde
fermanlarla karşılaşan Êzîdîler ve Müslüman Kürtler de Süryanilerin terk
ettikleri yerlere yerleştiler. Ancak Müslüman Kürtlerin nasıl buraya
gelip yerleştiğini göremiyoruz. Sezsizleştirme var burada. Ancak yazar
Hecî Süleyman üzerinden bir medeniyetin nasıl yok olduğunu anlatmaya
çalışıyor;
– İlk dükkan dişçi Lehdo’ya aitti. Ben şimdi 65
yaşındayım. Dişlerimi yaptırdığı zaman 18 yaşındaydım. Bakın daha ilk
gün gibi sağlamdır. Hemen yanındaki dükkan, Gümüşcü-Telkar
Marawgê’nindi. Bir demirci vardı ismi İsa’ydı; yaptığı balta, orak ve
bıçakların namı tüm ülkelere yayılmıştı. Marangoz Hanna ve Nalbant
Ezîz’in yerleri en sondaydı. Size hangisini anlatsam ki? (59)
“Size hangisini anlatayım ki?” cümlesi yorgun ve travmatik
bir ruh halinin dışa vurumu gibi yansıyor ve gelecek üzerine düşünmek
bile istemiyor.
1915 katliamı da öyküde önemli bir yer tutuyor. Hecî
Silêman düşmanın bölgede yaşayan halklar üzerinde oynadığı bir oyun
olarak tanımlıyor 1915’i. Süryanilerin Seyfo, Kürtlerin Fermana Filehan
bazen de Qira Sor (Kızıl Katliam) olarak ifade ettikleri katliamdan ‘ilk
tufan’ olarak bahsediyor. Çünkü ikinci ferman ya da tufan onun ardından
geliyor.
“İlk tufanda top gibi hepimizle oynadılar. Bu toprakların
onlarla cennete dönüştüğü Süryanileri bize katlettirdiler. Biz
yüzyıllardır köylümüz, komşumuz olan suçsuz günahsız insanların katili
olduk. Kılıcımıza onların kanı bulaştı. Elalem bizi maşa gibi
kullandı”(59).
Hecî Silêman temsil ettiği toplum adına yapılan yanlışı
itiraf ediyor ve özeleştiri veriyor. Kürtler eliyle Süryanilerin
katledilmesinin pişmanlığını ifade ediyor. Ancak bilinmesi gerekir ki
Hecî Silêman ikinci katliamın yaşandığı dönemin jenerasyonundan. Olayın
tanıklarının söylemlerinin şahitliğini yapıyor. Yine Kürtlerin
günümüzdeki politik yaklaşımlarının etkilerinin kıvılcımları da ortaya
çıkıyor. İlk fermanı Hecî Silêman kendisinden öncekilerden duymuş, ancak
ikinci fermana birebir şahitlik ediyor.
Şöyle diyor: “Kirveler biliyorsunuz bundan kırk yıl önce
ne Êzîdîlerin ne de Müslümanların tek bir evi yoktu burda. Nasıl ki
ikinci ferman ile birlikte Süryaniler kenti boşalttıysa, Êzîdîler de
atalarının yaşadığı dağları yetim bıraktı.” (58)
Bu sefer de Süryani ve Êzîdîlerin göçertilmesinden
bahsediyor ve bunu ikinci ferman olarak tanımlıyor. ikinci fermanı
ilkinden daha ağır olarak anlatıyor. Unutmamamız gereken bir şey de
Torê’nin yani Süryanilerin Tur Abdin olarak isimlendirdikleri yerin
onlar için kutsal bir bölge olduğu gerçeğidir.
Hecî Silêman’ın söylediklerini teyit edercesine Cindî de
şunları ifade ediyor: ”Biliyor musun sevgili Hecî, ne Süryanilere ölüm
yağdıran Seyfo ne de Êzîdîlerin karşılaştıkları 78 ferman ve saldırı,
biz Êzîdîleri ortadan kaldıramadı. Ancak benim korkum odur ki bu göç
tamamen bizim sonumuzu getircek. Uzak ve yabancı ülkelere dağılmamız
bizim sonumuz olacak.” (59)
Şemûn da göç etmeyi sudan çıkan balığın durumuna
benzeterek, ”Ne zamanki balık sudan çıktı, o zaman ölüm kapıdadır.
Atalarının topraklarından uzaklaşan birisi, sudan çıkan bir balıktır
artık.” (59) Öykü medeniyetin varlığını toprağa bağlıyor ve en büyük
katliamı ise halkların Torê’yi boşaltması olarak anlatıyor.
Katliama katılma nedenlerine sıra gelince sadece Hecî
Silêman’ın kendi toplumunu suçluyor. Kendi toplumunu cehalet, körlük ve
çıkarcılık ile itham ediyor: ”Gözlerimiz kör olmuştu, ne okurumuz vardı
ne aydınımız. Eğer bugün gibi olsaydı kimse bize böyle bir şey
yaptırabilir miydi? Bugün işte bu yüzden dört taraftan biz Kürtlere
karşı saldırı var. Dün Êzîdî ve Süryaniler, bugün de sıra biz Kürtlere
geldi… Ağa ve beyler basit nedenlerden ötürü birbirine düşmanlık
yapıyordu. Her birisi kanımıza doyamayan canavarın ağzında bir lokmadan
başka bir şey değildi. Birbirimizin hırsızlığını yapıyorduk, birbirimizi
talan ediyorduk…” (59)
Hecî Silêman toplumun yanlışlarına ve Kürt hareketinin
günümüzde yarattığı zihniyetin geç gelmesine hayıflanarak şunları
söylüyor: ”Birbirinden değerli gençler bugün dağ bayır demeden dolaşıyor
gariban halkı derin uykudan uyandırıyor. Eğer bundan 50 yıl öncesinde
böyle olsaydı güzümüz erken gelmez, baharımız da öyle gecikmez, kısa
sürmezdi.” (59). Ve günümüzde oluşan anlayışa sığınıyor. Bir özür
kıvamında kelimeler yavaş yavaş ve hece hece ağzından çıkıyor:
”Gözlerimiz kör olmuştu, ne okurumuz vardı ne aydınımız. Eğer bugün gibi
olsaydı kimse bize böyle bir şey yaptırabilir miydi? Bugün işte bu
yüzden orada burada, her taraftan biz Kürtlere karşı saldırı var. Dün
Êzîdî ve Süryaniler, bugün de sıra biz Kürtlere geldi…“ (59)
Bu karşılaştırma ve sorgulama Torê bölgesinde hemen hemen
her Kürdün hanesinde söylenen ve yüzyıl öncesi ile günümüz arasında
devamlılığı sağlayan bir toplumsal yüzleşme pratiği olarak; “onlar
kahvaltıydı, biz öğle yemeği olduk” deyimi ile aynı anlamı ifade ediyor.
Öykünün sonunda, efsuni bir şekilde ve yine ritmik olarak
önce yukarı mahallede kalan son bir kaç yaşlı kadın ve erkek Süryani’ye
hizmet veren kilisenin çanı çalıyor. Şemûn arkadaşlarıyla vedalaşarak
ağır adımlarla kiliseye doğru yürüyor. Ardından Cizre yolu üzerinde,
Süryani ustalarının elinden çıkan işlenmiş taşlarla minaresi
yapılan caminin müezzininin ezan okuma sesi geliyor. Burada minarenin
Süryanilerin eliyle yapılması gibi çok önemli bir ayrıntıyı unutmamamız
gerekiyor. Hecî Silêman da kalkıyor ve ikindi namazını kılmak için
caminin yolunu tutuyor. Êzîdî olan Cindî tek başına kalıyor. Rüzgarın ve
doğanın sesi ona lawij (dini metinlerin melodileri) gibi geliyor ve gün
batımına kadar burada kaldıktan sonra o da evine gidiyor.
Kısa öykümüzde her karekter bir toplumu temsil ediyor.
Ancak temsil edilen her üç toplum da ezilen toplumlardır ve öykü eskiden
yaşanan ve günümüzde hala onarılmayan acılara odaklanıyor.
Bu çekilen acıların sorumlusu olarak da bu felaketlerin
yaşanmasının aracı-maşası olarak kullanılan Müslüman Kürtler görülüyor.
Pişmanlık, nostalji ve katliam yıllarının travmaları, yani yüzyıllık bir
sürecin muhasebesinin yapıldığı bir öyküdür. Birlikte yaşama fırsatının
elden kaçmasının hayıflanmasıdır da aynı zamanda. Çünkü artık hem üç
kahramanın ömürlerinin, hem de Torê bölgesinin halklarının sonbaharıdır
yaşanan. Çünkü kendi toplumlarını kendi toprakları üzerinde temsil eden
son insanlardır. Êzîdîlerin ve Süryanilerin büyük bir çoğunluğu
topraklarını terk ederek göçmüştür. Müslüman Kürtler de katliam ve
asimilasyon saldırılarıyla karşı karşıyalar…
(*) Dindar, İsmail. “Payîza me zû hat bihara me virnî ma”, Seyfo, Evrensel Yayınları, 2015, İstanbul, s. 57-60.
(**) Virnî: Türkçe karşılığı yok. Geciken doğum, geç ekilen ürün anlamına geliyor. Dijbera peyva ‘Virnî’ jî ‘Helî’ ye.
Yorumlar
Yorum Gönder