İçselleştirilmiş iktidar, insanları birey
konumundan nasıl da nesne konumuna sürüklüyor, bunun en güzel
örneklerinden biri Hakkâri’de Bir Mevsim. Devlet ve Tanrı elini çekse de
köylüler bir şekilde kendilerine hükmedecek birini buluyor ve
kendilerini bizzat kendi elleriyle ona tabi kılıyorlar.
Halit, her ne kadar kendini köye yabancı biri gibi
konumlandırsa da köyün yerlisidir ve köyde dönen karanlık işleri bir
şekilde görünmez kılanlardan biridir. Ağa-devlet ilişkisi onu hayatta
tuttuğu için koruması gereken bir iktidar ilişkisine tabidir.
Zabel MİRKAN
Hakkâri’de Bir Mevsim, Ferit Edgü’nün ilk kez 1977’de
yayımlanan romanıdır. Edgü 1964’te er-öğretmen olarak gittiği
Hakkâri’nin Pirkanis köyünde yaşadıklarını yıllar sonra hayal ile
gerçeği bir arada kurgulayarak anlatmaya çalışır. Roman, politik olarak
döneminin son derece ilerisinde olduğu için olsa gerek, türlü
yasaklamalara maruz kalır. Kürtçe diye bir dilin olmadığı, devlet
tarafından dilin ve bu dili konuşan Kürt halkının yok sayıldığı
zamanlarda (!) Edgü, Kürtçe öğrenmeye çalışan bir köy öğretmenini odağa
alır. Bir kış mevsimi boyunca köyde kalan genç öğretmen, köyde yaşayan
insanların dünyasına da yakından tanıklık eder.
İki bölümden oluşan kitabın Ön ve Son Söz başlığını
taşıyan birinci bölümünde on altı alt bölüm, ikinci bölümünde ise dokuz
alt bölüm vardır. Olay örgüsü birinci bölümde birbirini takip eden
olaylar dizisi şeklinde sunulmuş; ikinci bölümde ise parçalar halinde
sunulup, birleştirilmesi okura bırakılmıştır.
İlk basımı Ada Yayıncılık tarafından yapılan, roman, Onat
Kutlar’ın senaryosuyla Erden Kıral tarafından ”Hakkâri’de Bir Mevsim”
adıyla filme de çekilmiştir. Eser Almanca, Fransızca, Japonca gibi pek
çok dile çevrilmiştir ve Türkiye’de hâlâ çok satan kitaplar arasında yer
almaktadır. Bunun bir nedeni “taşraya” göreve giden öğretmenler,
öğretmen adayları ve eğitim fakülteleri olsa da bir diğer nedeni
şüphesiz ki Edgü’nün ustalıkla kotardığı anlatımıdır.
Hiç görmemiş birine deniz nasıl anlatılır?
Kitabın, kendini sürgün ya da kazazede olarak tanımlayan
isimsiz kahramanı -gerçekleşip gerçekleşmediği belirsiz bir kaza sonucu-
kendisini yabancı olduğu bir zaman ve mekânda bulur. Boyunu geçen
karların arasında yürümeye ve yolunu bulmaya çalışan öğretmen,
denizlerle çevrili yerden dağların arasına adeta “düşmüştür”. Deniz
özlemi öyle büyüktür ki, hayatlarında hiç deniz görmemiş olan çocuklara
denizi anlatmaya ve onlarla bir duygu ortaklığı kurmaya çalışır.
Karların üstüne önce bir gemi, sonra da dalgaları çizer. Ancak denizi
hiç görmemiş birine deniz nasıl anlatılacaktır?
2000 rakımlı, 13 haneli, 114 nüfuslu köyün halkı ve
kendisiyle tercüman aracılığıyla konuşan Muhtar ondan çocuklara okumayı,
yazmayı, hesap yapmayı öğretmesini ister ve ağlarla örülü karanlık bir
oda verir. Muhtarın çocukların hesap yapmayı öğrenmesinin nedeni köyün
temel geçim kaynağının, görünenin aksine, tefecilik olmasıdır. Muhtar
bir de çocukların Türkçe öğrenmesini ister: “Sen bizim bilmediğimiz bir
dili bilirsin ki bize o gereklidir.” Ferit Edgü muhtarın bu talebi
karşısında “Bu dili öğrenmelerinin, okuyup yazmalarının, onlara niçin
gerektiğini çok sonra anladım” diyecektir. Öğretmen, “Ama nasıl
öğretecektim bilmedikleri bir dili onlara?” diye sorduğunda ise,
Muhtar’ın “Başla, sonu gelir” cevabına Muhtar’ın babasının da
“Başaracaksın, çünkü yalnız bizim için değil, kendin için bu” şeklinde
katıldığını görecektir.
Çocuklar Türkçe hoca Kürtçe öğrenir
Sınıf haline getirilen bir oda bulunsa da çocukların ders
görmesi için köyde hiçbir araç-gereç yoktur ve her şeyden önemlisi
çocuklar Türkçe bilmemektedir. Ders için gerekli araç-gereçlerin
teminini sağlamak için Hakkâri merkeze giden öğretmen İl Milli Eğitim
Müdürlüğü’nün son derece ilgisiz tavırlarıyla karşılaşır. Çocuklara ise
basit Türkçe kelimeleri öğretmekle işe başlar, bu esnada kendisi de
basit Kürtçe kelimeleri öğrenecektir. Mental olarak hayli zorlanan
öğretmene kısa bir süre sonra isimsiz mektuplar gelmeye başlar. Bu, onun
için en azından bir sağaltma aracı olacaktır.
Ağa-devlet ilişkisine tabi Halit
Öğretmenle ilişkilenme açısından baktığımızda öğretmene en
yakın olan Halit isimli karakterdir. Halit’in bir karısı ve kardeşi
Zazi bu köydedir; ancak Halit köye karşı bir aidiyet geliştirmemiştir.
Hatta öğretmenle arasında geçen bir diyalogda, ikisinin de bu köye
yabancı olduğunu söyler. Halit’in tabi olduğu ağası ile ilişkisi onun
için sorun değildir, hatta gayet memnundur bu ilişkiden. Halit, İran’dan
kaçak giriş yapan iki tüccarı öldüren üç kılavuzdan biridir. Öğretmen,
Halit’i etraftan duyduğu cinayetleri kimin işlediği konusunda
sıkıştırır: “Peki, söyler misin bana, uykuda mı öldürdünüz Acemleri? Biz
öldürmedik Hocam. Yani ben öldürmedim. Uyuyorlarmış. Kim söyledi.
Öldüren. Sen orada değil miydin? Oradaydım. Ama belki de uyuyordum.”
Öğretmenin sorularına dayanamayan Halit bir noktada ise
neredeyse ona çıkışarak şöyle der: “Kim anlattı Hoca sana bunları?”
Hoca, ”Gazetelerde okudum” der. Halit gülerek, ”Burası büyük bir kent mi
ki gazeteler yazsın cinayetleri? Burada her gün adam ölür. Gazete mi
yeter bunları yazmaya?” der. Halit belki de bu noktada öğretmeni
dışarıdan gelen bir tehdit olarak görür. Her ne kadar kendini köye
yabancı biri gibi konumlandırsa da köyün yerlisidir ve köyde dönen
karanlık işleri bir şekilde görünmez kılanlardan biridir. Ağa-devlet
ilişkisi onu hayatta tuttuğu için koruması gereken bir iktidar
ilişkisine tabidir. Halit, sorgulanmaya başlandığı anda öğretmene
yarenlik eden bir köylüden devletin kullanışlı bir mekanizması haline
gelen bir araca dönüşür. Halit, köylüler tarafından da iyi bir yalancı
olarak kodlanmıştır.
Devletin, Tanrı’nın unuttuğu köy
Muhtar, köydeki mülkiyetin koruyucusu durumundadır. Köyde
kimin kalacağına ya da kimin gideceğine karar verebilir. İş düzenini
öğretmene anlatmaya çalıştığı bir anda ise şöyle der: “Sürülerimizin
çobanlığını yapamazsın. Çünkü meraları, otlakları, hem de köpekleri ve
kurtları bilmezsin. Saban süremezsin, ekin biçemezsin. Çünkü senin de,
bizim gibi toprağın yok. Paran varsa tefecilik yaparsın. Bizlere bu zor
kış günlerinde un satarsın. Bal, şeker, tuz satarsın. Bizden, baharda
doğacak kuzularımızı, yaz başında kırpılacak koyunlarımızın yününü
alırsın. Beş liralık pirinç için bir kilo yün. Bir bidon gazyağı için
bir kuzu. Bir çuval un için iki toklu ve vesaire.”
Feodal düzenin temsilcisi muhtar
Muhtarın iş tanımları aslında köyün devlet tarafından
karşılanmayan ihtiyaçlarıdır. Bu tablonun sunduğu, öğretmeni
endişelendirir. Burada tamamen izole bir hayat süreceğine ve devletin,
Tanrı’nın bu köyü unuttuğuna artık tam anlamıyla iknadır. Köylüler de
böyle düşündüğünden olsa gerek, salgın hastalık nedeniyle kaybettikleri
çocukları İslâmi usullere göre gömmezler. Bu durum ise tek tanrılarının
muhtar olduğunu neredeyse kabul etmiş durumda olduklarına dair son
derece belirleyicidir. Muhtar, feodal düzenin temsilcisi konumunu
öğretmene “Burada yalnız kalma, koynuna birini al,” diyerek de açık
etmiştir. Üstelik kitapta muhtarın bahsettiği biri, öğretmenin öğrencisi
olan kız çocuklarından biridir. Muhtar, esasen öğretmene kirli bir iş
teklif etmiştir ve o kız çocuğunu parayla ona verebileceğini, yani
“satabileceğini” açık etmiştir. Öğretmen bu teklifi geri çevirse de bazı
geceler arada bir muhtarın ona ilettiği bu teklif zihnini, ne yazık ki,
yoklamıştır.
Zazi’nin isyanı: Hak yok, hukuk yok
Köylüler burada öyle bir düzen kurmuştur ki işlerine ne
devlet ne de Tanrı’yı karıştırıyor görünseler de gerçekte olan devletin
de Tanrı’nın da onları unuttuğudur. Bu durumu esasen en iyi şekilde
kitaptaki tek güçlü kadın karakter olan Zazi’den duyarız. İnşa edilen
mülkiyet düzenine ses çıkarmayı tercih etmeyen, çünkü başka bir yaşam
tahayyül etmeyen/edemeyen köylüler, Zazi’nin uğradığı haksızlıkla sanki
dile gelir. Zazi çocuk yaşta evlendiği için hâlâ genç ve güzeldir. Bu
yaşına rağmen muhtara dört çocuk “vermiştir”; ancak şimdi son kullanma
tarihi geçmiş gibi kenara atılmaktadır. Muhtar, Zazi’nin üzerine “kuma”
getirmeye karar vermiştir. Zazi bu durumdan son derece rahatsız olduğunu
muhtara, öğretmene ve aslında tüm köye bir şekilde açık eder. Bir
noktada da derdini şöyle anlatır: “Bu ne biçim töre ki, hak yok, hukuk
yok; sevgi yok, saygı yok; yaşanan günler yok, yalnız yumruk var, yalnız
horlanma var.”
Öğretmenin Hakkâri merkeze indiğinde karşılaştığı ve küçük
bir an’ını aktardığı Süryani ise üzerinde bulundukları toprakların
kadimliğini aktarmaya yardımcıdır. Ancak bir müddet sonra Süryani’nin de
orayı terk ettiğini söylemesi son tutunulacak dalı da köyün kırdığını
gösterir.
İçselleştirilmiş iktidar, insanları birey konumundan nasıl
da nesne konumuna sürüklüyor, bunun en güzel örneklerinden biri
Hakkâri’de Bir Mevsim. Devlet ve Tanrı elini çekse de köylüler bir
şekilde kendilerine hükmedecek birini buluyor ve kendilerini bizzat
kendi elleriyle ona tabi kılıyorlar. Çünkü hayatta kalmaları gerekiyor
ve şimdi onları hayatta tutabilecek tek tanrıları muhtar…
Yorumlar
Yorum Gönder