Hikayeni yazmak o kadar zor ki, nerede başlamalı,
nasıl anlatmalı diye kendime soruyorum. Çünkü beraber büyüdük en güzel
zamanlarımızı. Beraber adımladık dağları. Sen şimdi gökyüzünde bir
yıldız oldun ülkemin semalarında. Zaten hep ‘benim evim çatıların
birleştiği gökyüzüdür. Yani benim evim yıldızların ülkesidir’ derdin…
Zilan JIN
Zaman bazen sessizdir, bazen ise yaşamın anlamına
ulaşamayanları oradan oraya savurup duruyor. Bazen ise anlamın özünü
yakalamayanları keskin bir bıçak gibi kesip biçiyor. Bazen de karabasan
gibi çöküyor ruhlarımızın üzerine. En çok da esen rüzgârın, yağan
yağmurun, doğan güneşin, öten kuşun, zifiri karanlıkları aydınlatan
dolunayın, dağların, patikaların, özlemin, hasretin, yoldaş gülüşünün,
kendin olmanın güzelliğine erişemeyen ruhları sarmalar, kendi
sessizliğinde nefessiz bırakır.
Bir kez sana sormuştum zaman nedir diye. Sen ise uzun bir
soluk aldıktan sonra; “Zaman yargılayandır, zaman öncesi ve sonrası
olmayandır, zaman şahittir ve zaman oluşturandır” demiştin.
Aslında zaman sendin, bizdik. Deli dolu, asi yürekli
mekana sığmayandın. Sen bir başka aktın zamana. Zaman sende güzelleşti,
mekan sende güzelleşti. Sen gittiğinden beri bütün zamanlarımı sen
dolduruyorsun. Nereye baksam sen, ne düşünürsem sen. Sende bir anı,
sende bir gülümseme, sende bir bakış görüyorum.
Biliyor musun kızıyorum. Kime diye cevabını duyar gibi
oluyorum. Zamana, uzaklıklara, özleme, mekana en çok da kendime… Senli
zamanlarımın içerisine giriyor ve her yoldaşta seni görüyorum. Her
arkadaş gözlerinde senden bana bir haber alıyorum. Sadece bakıyorum.
Biliyor musun o anlarımda dilimde bir kelime dökülmüyor. Sadece
gözlerimin içi doluyor. Bir türlü cesaret edip bırakamıyorum
gözyaşlarımı…
Hep sana derdim ya; “Zilan gözlerin niye her zaman dolu.”
Bu konuda bana kızmıştın, ancak bir daha gözlerinin dolmayacağı sözünü
vermiştin. Sana sözüm olsun ben de ağlamayacağım. Ama biliyorsun bir
yerde okumuştum. ‘Durgun sular derin akar’ diye bir sözdü. Bende
yüreğimin derinliğinde akan gözyaşlarıma engel olamıyorum. Engel olmak
istesem de. Bunları sana yazarken bile yüreğim, ellerim titriyor.
Gözlerim ise senin gözlerin gibi dolu dolu.
‘Evim yıldızların ülkesidir’
Hikayeni yazmak o kadar zor ki, nerede başlamalı, nasıl
anlatmalı diye kendime soruyorum. Çünkü biz hiç ayrılmadık ki.
Doğduğunuz günden ayrıldığımız güne kadar aslında semalarda yıldızlaşana
kadar seninle hiç ayrılmamıştık… Biliyorum can heval bu sana yazdığım
geç bir yazı. Onun için affet beni. Belki gidişine inanmadığım, inanmak
istemediğim içindir. Gözlerim yolunda, yol yolcusunu beklemekte. Bir
daha gelemeyeceğini bile bile gözlerim yolunda. Beraber büyüdük en güzel
zamanlarımızı seninle. Beraber adımladık dağları. Sen şimdi gökyüzünde
bir yıldız oldun ülkemin semalarında. Senin her zaman yıldızlarla aranda
bir sevda, aşk vardı. Onların sihirli güçlerine inanırdın. Ve hep
onların seni beklediğini söylerdin. Zaten hep ‘benim evim çatıların
birleştiği gökyüzüdür. Yani benim evim yıldızların ülkesidir’ derdin.
Hani bana demiştin ya bir dağın zirvesinde kimsenin uğramayacağı bir
yerde bir kulübe yapalım.
Kulübenin çatısı olmasın. Kulübemizin çatısı yıldızların ülkesi olsun.
Ayaz gecelerimizi yıldızlar ısıtacaktı. Karanlık geceyi yıldızlar
aydınlatacaktı. Seninle yıldızlar ülkesinin altında el ele uzanacaktık.
Seninle daha gecenin sesini dinleyecektik. Dedim ya sen yıldızları çok
severdin ve sen şu an yıldızlar ülkesinin parıldayan ve vazgeçilmez
mücevherine dönüştün.
Maviye sevdalıydın, gök mavisine, mavi olacaktık seninle.
Seninle Akdeniz’i seyrettiğimiz günü hatırlıyorum. Sessiz sessiz kıyıya
vuran dalgaları izliyorduk. Hayatımızda ilk defa hırçın dalgaları
görüyorduk. Sessizliği bozmanı bekliyordum. Sessizliği bozmayacağını
bile bile seni bekliyordum. Daima sende sessizliğin asaleti vardı.
Normal koşullarda sessizliği bozan hep ben olurdum. Ama bu sefer senin
sessizliğinde kendimi bulmak istiyordum. Onun için o gün sustum sessiz
sessiz seninle dalgaları seyrettik. İlk defa kendimi bu kadar huzurlu
hissediyordum. Huzur, sevda, aşk, mutluluk sende buluşmuştu. Sen tüm
duyguların birleşimiydin. Çocukluğumun, gençliğimin ve özgürlük
yolundaki anlarımın en güzel bileşkesiydin. Dedim ya maviyle birleştin.
Maviye aktın, maviye karıştın…
Güneşle saklambaç oyunumuz…
Aklıma ne geldi biliyor musun. Şu an seninle çocukken
oynadığımız saklambaç oynunun anılarımızdayım. Şu an bunları yazarken
Kaf Dağı’nın arkasında olan Zümrüdü Anka’nın güneşle olan saklambaç
oyunu aklıma geldi. Ve hikaye şöyle başlar;
Bu kuşun dünyanın en güzel renklerini kendinde
barındırdığı söylenir. Kuyruğundaki renklerin yedi rengi var, yani
gökkuşağının rengini taşır. Kanatlarının zümrütten ve bu kuşun güneşin
ışınlarını bile kapattığı söylenir. Bir yanıyla güzelliğiyle dünyayı
büyülediği ve güneşin koruyucu gücü olduğu söylenir. Gökkuşağına asıl
rengi verenin Anka kuşunun olduğunu söylenir. Kaf Dağı’nın ardından
güneş doğarken Anka tüm güzelliğiyle ve gizemliliğiyle onu kucaklamak
için varmış. O doğana kadar onun etrafında döndüğü söylenir. Bu yüzden
ona Zümrüdü Anka denilirmiş…
Ve bizim seninle olan saklambaç oyunlarımız tıpkı Zümrüdü
Anka’nın güneşle olan oyunu gibi. O saklambaç oyunlarımızda sürekli
gizemli olanın peşindeydik. Aslında seninle hep gizemliliklerinin
peşindeydik. Ve en sonunda bilge insanın mucize yaşamına adım attık.
Bak şimdi görüyor musun sonbahar mevsimine girdik. Rüzgar
lirik lirik esmekte. Biraz önce yüzüme serin bir rüzgar dokundu. Sanki
sen dokundun, sen estin can heval. Hala yapraklar yeşil, birkaç gün
sonra dökülecekler patikalara, toprak yollara. Ne çok severdik bu
manzarayı. Biliyor musun senden sonra sonbahar yağmurları azaldı. Eskisi
gibi yapraklar altın sarısı çalmıyor patikaları ve yolları. Bu sene ilk
yere düşen yaprakların altında uzanacağım, ruhuma ve yüreğime aksınlar
diye. Biliyorum o yapraklarla birlikte sen geleceksin bana. Ve ilk yağan
yağmurun altında gezeceğim sırılsıklam olacağım eskisi gibi. Seninle
beraber sonbaharın gizemli sessizliğine şahitlik edeceğim.
Senden sonra her şeyde sen varsın. Her anımdasın…
Garzan’da yürüdüğün patikalardayım. Su içtiğin çeşmenin başındayım.
Gölgesinde dinlendiğin ağacın altındayım. Ve Garzan dağlarının
zirvesinde seninle, Bahozla, Çekdarla, Mervanla, Mizginle attığınız
kahkahalarının ezgisinde buluşuyorum. Bir sonbahar gününde gittin ve
erken gittin. Yüreğimin yarısını da kendinle götürdün. Hani bir daha
buluşacaktık seninle dağların zirvelerinde, gece yıldızları birlikte
izleyecektik. Son görüşmemizde bana demiştin ya gece yıldızlara bakmaya
unutma her yıldızda sana göz kırpıyor olacağım. Seni yıldızların
asaletinde, ayın derinliğinde görüyorum can heval.
* 11 Ekim 2016 tarihinde Garzan’da şehit düşen Leyla Nas (Zilan Zerdeşt)’in anısına…
Yorumlar
Yorum Gönder