İlk akla gelen – H. Yekta EREN



Geçenlerde yakın Türkiye tarihini konu alan bir kitapta okudum. Adnan Menderes’in, Yüksek Adalet Divanı önünde 6-7 Eylül Olayları’ndan dolayı kendisini savunurken söylediği, “Böyle olaylarda ilk akla geleni içeri alıyoruz” sözünü belirterek cumhuriyetin kuruluşundan bu yana adalet sisteminin ne denli korkunç bir şekilde işlendiğine vurgu yapıyor yazar. Ben okuyunca hiç yadırgamadım. 

İlkin biraz şaştım, öfkelendim ama, sonradan bunun o kadar şaşılacak bir düşünce olmadığını anladım.
Bu korkunç bir zihniyettir. Yirminci yüzyılda normal insanlar, normal devlet adamları böyle düşünemezler. Düşünseler bile; haydi düşündüler diyelim, sanık olarak çıktıkları mahkeme karşısında bunu dünyaya ilan edemezler.

Bu adamlar sanki 1945’ten 1950 yılına kadarki adamlar değillerdi. Yılanlar gibi hemen deri değiştirmişlerdi.
İnsan hakları, demokrasi falan filan onlar için birer kuru laftan ibaret.
En küçük, en küçük bir şekilde adalete, hukuka, insan ve vatandaşlık haklarına inanmıyorlardı. Saygıları ve inançları yoktu.
İlk akla gelenleri herhangi bir olayda hemen içeri alıyorlar, olmadık işkenceler ediyorlardı insanlara.
İki yıl mahkeme hücrelerinde tutuyorlardı. Kürtlere, fikir insanlarına, gazetecilere, olmadık kötülükler ediyorlardı. Bunu dünyanın, milletin karşısında göğüslerini gere gere yapıyorlardı.
Memleketimizde, onların devrinde, ilk akla geldiği için çok kişi işkence gördü, zulüm gördü, hapislerde çürütüldü.
Mahkemeleri kendilerine kul etmek için, ellerinden geleni artlarına koymadılar.
Halklar kendi koydukları yasalara, törelere oldum olası çok önem vermişlerdir. Bunda özgürlüklerinin teminatını bulmuşlardır. Doğru-yanlış, kendi kurdukları yasalara saygı duymuşlardır. Zedelenmemesi için ellerinden gelenleri yapmışlardır.
İlk akla geleni içeri almak, hiçbir yasada, hiçbir törede, böylesine pervasızca olmamıştır.
İlkel-komünal kabilelerin töreleri Sümerlerde bile böylesine çiğnenmemiştir.
Bizim toplumumuzun bu yönden iyi bir tahlilini yapmak gerekir. Bu pervasızlığın temeli nedir, nereden geliyor bu pervasızlık?
Bugünde aynı düzen daha zalimane bir şekilde devam ediyor, ilk akla gelenler öldürülüyor, içeri atılıyor. Dün Mendereslerin, bugünde diktatör Erdoğan iktidarında aynı şekilde devam eden bu zalim zihniyetlerine, nasıl izin verdi bu toplum? Bunun üstünde durmak halkımız için faydalı olur.
Böyle düşüncelere paydos demedikçe, keyfi iktidarları ortadan kaldırmadıkça, iktidarları değil, gördük ki iktidarlar ortadan kalkabiliyorlar, keyfi iktidar zihniyetini ortadan kaldırmadıkça, kurtuluşumuz zor.
Keyfi iktidar zihniyetini ortadan kaldırmak o kadar kolay değil. Bu bir seviye, bir kültür, bir gelenek işidir. Mücadele, direniş, örgütlenme işidir.
İnsana saygı duymak, kendine saygı duymak, demokrasiye ve özgürlüklere saygı… İşte bunu yerleştireceksin kafalara. İnsana saygı, kendine saygı, demokrasi ve özgürlüğe saygı böylesi kötülüklerin, keyfiliklerin önüne geçebilecek tek silahtır.
Korkunç adaletsizlik, kimsenin dokunmadığı bir zamanın ortasındayız. Artık karar vermek zorundayız yaşananları bizlere yaşatılanları kabul edip hayatımıza devam mı edeceğiz yoksa bu bozuk sistemle mücadele mi edeceğiz? Cevap çok basit kesinlikle anlaşma yoluna gitmeyeceğiz.
Asıl sorun başımızdan geçen bunca şeyden sonra dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için bir şeyler yapabilir miyiz. Bin yıllardır topraklarımızda devam eden direniş geleneğini nasıl daha ileriye taşıyabiliriz. Bu soruyu sormalıyız.
Bugün zalime karşı yaşamları pahasına mücadele eden özgürlük savaşçıları bütün zorluklara rağmen yılmadan direnerek bir anlamda içimizdeki iyiyi çıkarmak, bu durumu nasıl düzeltiriz sorusunu sordurmak istiyorlar. Kar topu gibi büyüyerek günümüze dek devam eden bu zulüm düzenine ve yaşanılan adaletsizliklere son verebilmek için; dağlara kulak vermeli ve zalime karşı bulunduğumuz her yerde cesaretle harekete geçmeliyiz..!

Yorumlar