Olivier Roy, daha 1992’de yayınlanan kitabında Siyasal
İslam’ın iflasını ilan ediyordu. Güçler dengesi içindeki bir güç olarak
İslamcılığın yok olup gitmesinden değil, siyasal bir vaat içermediği
için, bir güç olarak varlığını sürdürse bile ‘siyasal’ olarak iflas
etmesinden söz ediyordu. Kendi dilime tercüme edecek olursam, İslamcılık
ölmüş değil, ölüleşmiş durumdadır. Ama bazen var kalmak için hiçbir
nedeni kalmamış olduğu halde var kalmakta ısrar eden varlıklar vardır;
sinema dilinde bunlara zombi deniyor. Burada siyasal iflası kesin olanın
elinde varlığını sürdürmek için hamasetten başka bir şey kalmayacağını
da belirtmek gerekir.
Roy’un saha çalışmaları aracılığıyla ulaştığı sonuçlar,
İslamcılık kendisini ne kadar bir yenilenme ya da geri dönüş olarak
sunarsa sunsun, İslamcı ideolojinin kentli olduğu biçimindeydi. Nüfus
artışı, yoksullaşan orta sınıflar, diplomalı işsizler, gecekondular,
kenar mahalleler, dışlanmışların dünyasının İslamcılığın sosyolojik
temelini oluşturmasına odaklanıyordu Roy. Böylelikle bu yoksunlar
grubunun gözü Devletle kamaşıyordu ona göre. Devletle gözü kamaşmış bir
ideolojinin İslamcılık olarak belirmesi de modern entelektüelliğin
itibar kaybına uğramasına yol açıyordu. En nihayetinde ‘hınç’ duygusu,
kendisini bir ilahi emirler iç içe geçirerek sunduğunda ve her türlü
edim için mutlak bir haklılık duygusu ürettiğinde her şey meşrulaşır;
ahlakın biricik timsali olduğu iddiasıyla beliren İslamcıların ağır
ahlak kaybı yaşamalarının bir nedeni de bu meşrulaşma halidir.
İslamcılığın kendi sosyolojik karakterine yenik düşmüş olduğu da
söylenebilir.
Peki neden olamadı bu yenilenme ya da geri dönüş? Bu
sorunun yanıtı İslamcılığın kendisini ‘sömürgecilerin’ suretinde yeniden
yaratmış olmasında yatıyor. Öyle ki modern dünyayla travmatik
karşılaşmasının ardından başka bir tarihin peşine düşen İslamcılık yine
de başka bir ‘tarihe’ gidemedi asla; “bizim de kendimize özgü bir
tarihimiz var” dedi, fakat bununla kaldı. Asla gerçek bir tarih
üretemedi İslamcılık, çünkü Batıyla karşılaşmanın yarattığı ağır değer
kaybını telafi etmek üzere devreye soktuğu şey geçmişin gerçek bir
bilgisini üretmek değil, kendi değerlilik duygusunu onaracak bir fantezi
ve mitolojiydi. Bu bir kökenler fantezisini çağırıyordu; fakat çağrılan
kökenler de gerçekte 8. Yüzyıldan itibaren (İbn Hişam, ardından Taberi
vs.) yazılı hale getirilmiş bir kökenler inşasından başka bir şey
değildi. Yani bir dönemin Müslüman teologlarının ürettiği bir kökenler
fantezisini köken olarak ele alıyordu modern İslamcılık. Bunu da başka
bir ‘tarih’ adına yapıyordu.
Söz konusu inşa etkinliği, doruğuna 9. Yüzyılda ulaştı.
Bir örnek olarak Ali ibn Rabban’ı vereceğim. Tam adıyla Ali ibn Rabban
el Taberi Nasturi bir hekimken Abbasi halifesi Mütevekkil zamanında
Müslüman olmuştu: fikirler dünyasında Uzun süreli heterodoks Mutezile
egemenliğinin ardından Halifenin ortodoks Sünni İslam’ı restore etme
seferberliğine girmiş olduğu bir dönemde. “Peygamber Muhammed’in
Peygamberliğinin İspatı” başlıklı bir metnin yazarıydı. Bu kitabın
amacını, diğer dinlerin taraftarlarının, özellikle de Hıristiyanların
Peygamber Muhammed’in tarihini ve İslami mesajın ilahi kökenini ele
alırken devreye soktukları şüpheleri, kuşkuculuğu gidermek olarak
tanımlıyordu. İbn Rabban, kendisinden önceki yazarlar tarafından da
benzer projelerin gerçekleştirildiğini, ama Yahudi ve Hıristiyan kutsal
metinlerini bilmedikleri için başarısız olduklarını söylüyordu. Ama
kendisi Süryanice –ve bir miktar da Yunanca ve İbranice– bildiği için
Eski Ahit’e ve Yeni Ahit’e erişim sağlayabiliyordu. Muhammed’in gerçek
bir peygamber olarak kabul edilmesi gerektiğini şu zeminlerde dile
getiriyordu: “Öncelleri gibi o da tektanrıcılığı vazetmiştir; dindar ve
samimidir; övgüye (‘hamd’) değer yasalar getirmiştir; mucizeler
gerçekleştirmiştir; kendisinin bilme imkânı olmayan olaylar konusunda
haberler vermiştir; ölümünden sonra gerçekleşecek olayları önceden
görmüştür; görevinin hakikatine tanıklık eden bir kitap ‘üretmiştir’;
onun ve takipçilerinin milletler üzerinde kazandığı zaferler açık bir
işarettir; onun hikâyesini aktaranlar dürüst ve doğru insanlardır; o son
peygamberdir ve o olmasaydı kutsal kitapların kehanetleri manasız
olurlardı; daha önceki peygamberler de onun gelişini haber vermiş,
görevini, ülkesini, zamanını, zaferlerini, takipçilerini tasvir
etmişlerdir.”
Yahudi ve Hıristiyan teologların sırasıyla Musa’nın ve
İsa’nın hakikiliğinin kanıtı olarak öne sürdükleri ölçütlerle aynı
ölçütlerdir bunlar. İbn Rabban Müslümanların Peygamberin görevini kabul
edişlerinin temelinde, Yahudilerin ve Hıristiyanların kendi
peygamberlerine duydukları inancın temelinde bulunan ölçülerle aynı
ölçülerin bulunduğunu söyleyerek Ehl-i Kitap’ın Muhammed’i reddetmek
için hiçbir nedeninin bulunmadığını ileri sürüyordu. Onun yaptığı
alıntılar çoğunlukla İbranice Kutsal Kitap’tan alıntılar durumundaydı.
Aslında bu alıntılar, Hıristiyanların İsa’yla ilgili olarak, Mesih’in
gelişinin haber verilmesi bağlamında Hıristiyanlar tarafından çokça
yapılan alıntılardı (St. Paul’ün metinleri zaten bunlarla doludur).
Nasturi bir din adamı olarak İbn Rabban bunları elbette çok iyi
biliyordu ve bütün yaptığı bu bölümlerin aslında Muhammed Peygambere
gönderim yaptığını ileri sürmekten ibaretti. “Mezmurlar” bölümünden
yaptığı bir alıntı ve bunu yorumlayışı çok ilginç. Mezmurlar 48:1’in
Türkçe çevirisi şöyle: “RAB büyüktür ve Allah’ımızın şehrinde, mukaddes
dağında hamde çok layıktır.” Rabban bu ifadeyi Eski Ahit’in Süryanice
çevirisinden Arapçaya çeviriyor: “inna rabbana azimun mahmudun jiddan”
oluyor. Süryanicedeki sh-b-h kökünü Arapça’daki h-m-d köküyle karşılıyor
yani. Böylelikle “övgü” sözcüğü için “mahmud” sözcüğü beliriyor.
“Mahmud” yani eşanlamlısıyla “Muhammed”. Bunu da Peygamberin Eski
Ahit’te bildirilmiş olduğunun kanıtı olarak öne sürüyor; fakat
Peygamberin adının izlerini İbranice metinde aramak zahmetine girmiyor.
Modern İslamcılık bu zeminlerde tesis olurken, Batılı
söylemin karşısına çelişkiden bağışık “yekpare bir İslam” koyarken
aslında 8. ve 9. yüzyılların bu türlü söylemlerini devralıyordu. Başka
bir tarihin imkânı motivasyonuyla yola koyulan İslamcılık böylelikle
Batılı söylemin karşısına yine bir mitolojiyi yerleştirmiş oluyordu. Bu
mitoloji çevrimsel bir biçimde kendi üzerine kapandı, kapanıyor ve bir
tarihin imkânı yine ortadan kalkıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder