Ulus-devlet kapitalizme mahsus bir şeydir, onunla
ortaya çıktı. Onunla yaşıt. Şimdi kapitalizm patinaj yapıyor, artık
kendini yeniden üretmekte zorlanıyor ve tabii burjuva devlet de
işlevsizleşiyor. Kapitalizmle doğdu, onunla birlikte ölecek.
DENİZ NAZLIM – SELMAN GÜZELYÜZ / MA / ANKARA
Ekolojik yıkım, yaşam hakkı ihlalleri, yönetememe krizi…
Dünya, baskıcı rejimlerin kendini yaşatma arayışı ve buna karşı
toplumsal hareketlerin vücut bulduğu, sistemin kendini yenileyemediği
dönemi yaşıyor. Ortadoğu hem krizin merkezinde duruyor hem de toplumlara
yeni bir yaşamın nasıl inşa edilebileceğinin yolunu açıyor. Sayılı
sistem analistlerinden, eleştirel düşüncenin temsilcisi yazar Fikret
Başkaya’ya, kapitalist modernitenin güncel durumunu, baskıcı rejimlerin
politikalarını, ekolojik yıkımı ve dünya halklarının içinde bulunduğu
toplumsal hareketleri sorduk.
Dünya sisteminde bütün göstergeler kırmızı
ışığa dönüyor. Sıklıkla dile getiriyorsunuz, Kapitalist modertine iç ve
dış sınırı dayandı. Günümüzde sistem ne durumda?
Gelinen aşamada kapitalist dünya sistemi yeterli kadar
değer üretemiyor. Yeni değer, fazla değer, artı değer üretmekte
zorlanıyor. Başka türlü söylersek, sermaye değerlenme sorunuyla karşı
karşıya. Eğer sermaye değerlemezse, değersizleşir. O zaman da finans
alanına iltica ediyor, ya da canlıyı metalaştırarak çöküşü geciktirmeye
çalışıyor. Son dönemde doğa tahribatının derinleşmesinin asıl nedeni bu.
Doğa tahribatının boyutları hakkında fikir sahibi olmak için Türkiye’de
son dönemde yapılanları hatırlamak yeter. Bildik, geleneksel alanlarda
‘değerlenemeyen’ sermayenin ‘Büyük Projelere’ yönelmesinin asıl nedeni
de bu… Biliyorsun büyük projeler (ki, onlara mega projeler diyorlar)
bütçenin, hazinenin, müştereklerin [herkesin olanın] ve canlı doğanın
yağmalanması, talan edilmesiyle mümkün oluyor. Attıkları her adım
bütçenin, hazinenin, müştereklerin yağmalanması, canlı doğanın tahrip
edilmesiyle sonuçlanıyor ve bu sürdürülebilir bir durum değil.
İyi de neden böyle oluyor? Çünkü artık
kapitalist dünya sistemi iç ve dış sınırına dayandı. Patinaj yapıyor…
Kapitalist mantık dahilinde bir çıkış yolu da yok. Zira söz konusu olan
bir uygarlık krizi.
Kapitalizm temel eğilimlerinin, temel dinamiklerinin,
temel hareket yasalarının sonucunda iç sınırına dayandı. Ekolojik
sorunla ilgili olarak dış sınırına da dayandı. Bu artık bir
sürdürülememezlik durumudur… Bu dünyanın kaynakları sınırlı ama
kapitalizm sınırsız büyüme, genişleme, sayılma eğilimine ve dinamiğine
sahip bir sistem. Ve kendini sınırlaması mümkün değil. İşte o zaman da
gelip, duvara dayanıyor. Şimdilerde ‘Dünya Limit Aşımı Günü’ denilen
işte bu çelişkiyi ifade ediyor. Biliyorsun Dünya Limit Aşımı Günü demek,
doğanın bir yılda ürettiği yeni kaynağı insanların ne kadar zamanda
tükettiğini ifade ediyor. Geçtiğimiz yıl Dünya Limit Aşımı Günü, 29
Temmuz’a gerilemişti ki, bu beş ayı doğaya borçlu geçireceğiz demek.
Fakat bu konuda Türkiye öne geçti. Bizde Limit Aşımı Günü 27 Haziran’dı.
Bizim dünyaya borcumuz bir ay fazla… Türkiye ‘muasır medeniyeti solladı
bu alanda. Aslında sorun, kapitalizmin kendini yeniden üretme hızıyla,
doğanın kendini yenileme hızı arasında bir ‘uyumsuzluk’ var. İşte
sorunların temelinde yatan çelişki o. Öyle bir dünya ki, bireyler
borçlu, aileler borçlu, şirketler borçlu, belediyeler borçlu, devletler
borçlu. Asıl büyük borç da ‘doğaya.’ Velhasıl, bir sürdürülemezlik
durumu ortaya çıktı demiyoruz.
Dünyanın farklı yerlerindeki baskıcı rejimler her yerde
sıkışıyor. Sistem sorun çözemediği sürece baskıyı artıyor. Ve devlet,
terörünü araçsallaştırıp, yoluna devam ediyor. Özet olarak, insanlık ve
uygarlık, kapitalizmin işleyişinin bir sonucu olarak, kritik bir
kavşağa gelip dayandı. Her ileri aşamasında doğaya verilen zararlar
artıyor. İklim krizinin ve ekolojik yıkımın, insanlığı ve uygarlığın
geleceğini tehlikeye atmasının nedeni bu.
İklim krizi hem dünya haklarının hem de
kapitalistlerin gündeminde. Herkes kendi açısından tartışıyor. Biz iklim
krizine nereden bakmalıyız?
İklim krizi herkesin ağzında ama nedense kimse kapitalizmi
ağzına almaya yanaşmıyor. Eğer ortada bir ekolojik yıkım varsa, bir
iklim krizi varsa, bunun asıl nedeni ne? Asıl sorumlusu kim? Şahsen
ekolojik kriz değil, ekolojik yıkım denmesi gerektiğini düşünüyorum.
Malûm, kriz normal durumdan, genel denge durumundan bir sapma demektir
ama kriz ‘normale dönüşü’ de ima eder. Eriyen buzulları yerine koyabilir
misin? Yok olan canlıları, yok olan biyolojik çeşitliliği geri
getirebilir misin? Kuruyan ırmakları yeniden akıtabilir misin? Yok olan
arıları -ki, bu dünya da son derecede önemli işlevleri vardır- geri
getirebilir misin?
Elbette iklim krizi son derecede önemli, hayatî sonuçları
var ama sadece ekolojik yıkımın bir bileşeni. Sorunu bir bütün olarak
ele almak ve tartışmak gerekiyor. Ve tabii vakitlice asıl nedene
odaklanmak gerekiyor ki, yıkımın asıl nedeni de kapitalizm. Bu da,
kapitalizm dahilinde çözüm yok demektir. Asıl nedeni ıskalayarak sorunu
çözülebilir misin? Toprak, su ve hava hızla kirleniyor. Zehirleniyor
demek daha doğru. Gıda üretimi zora giriyor, denizler, okyanuslar
tuzlanıyor, ısınıyor, deniz seviyeleri yükseliyor, balıklar ölüyor,
kurak alanlar genişliyor, yangınlar milyonlarca hektar orman alanını yok
ediyor, sellerin, fırtınaların hortumların sayısı ve yoğunluğu artıyor.
Biyolojik çeşitlilik yok oluyor. İyi de geriye ne kaldı denmeyecek
midir? Kitaplarımdan birinin başlığı Çığırından Çıkmış Bir Dünya ve
herhalde o başlık boşuna seçilmedi. Bütün bu yıkımların, saçmalıkların,
akılsızlıkların bir tek nedeni var: kapitalizm. Bak sana bir şey
söyleyeyim. Mesela ABD’de bir iktisat fakültesi öğrencisi, kapitalizm
kavramıyla hiç karşılaşmadan mezun olabilir, dahası doktorayı bile
tamamlayabilir. Neden? Sistemin ayıbı açığa çıkmasın diye. Eskilerin bir
deyimi vardı: Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler. Evet,
insanlar da kapitalist bir toplumda yaşıyorlar ama kapitalizmi
bilmiyorlar. Dikkat ettiysen hala çözüm dünyayı bu hale getirenlerden
bekleniyor. Bir sorunu yaratandan çözüm beklemek abesle iştigal değil
midir? Yani mektup yanlış adrese gidiyor.
Avustralya’da yangınlar dünya gündemine 3
ay sonra geldi ve yangın çok uzun süre söndürülemedi. Şimdi de sel,
fırtına… İlk bakışta, iklim krizi, kuraklık ve sonucunda yangılar
artıyor şeklinde genel çerçeve çizildi. Ancak biz biliyoruz ki kıtadaki
kömür kullanımı ve kaya gazı çıkarımı, tarım alanlarının artırılması
ortaya çıkan sonuçların ana nedeni…
Tabi genel bir aymazlık var. Bu kör gidişi, ekonomik
büyüme mavalına dayanarak meşrulaştırma ve kabullendirme yoluna
gidiyorlar. Neymiş efendim, ekonomi büyüyecek, refah artacak, dünya
güllük-gülistanlık olacak! Oysa, kapitalizm dahilinde ekonomik büyüme,
sermayenin büyümesidir ve asla genel refah üretmesi mümkün değildir.
Oysa kapitalizm insana- topluma ve doğaya zarar vermeden yol alamıyor ve
alamaz. Bir de biliyorsun iflah olmaz bir teknoloji hayranlığı,
teknoloji fetişizmi var. Kâr etmenin hizmetindeki bir
bilimsel-teknolojik gelişme toplumun hangi sorunun çözebilir? O zaman
ne, neden, nasıl büyüyor sorusunun akla gelmesi gerekir. O ‘harikalar
yaratan’ teknolojinin arkasında kim var? Kimin hizmetinde? Teknoloji
insanlar kolay üretsinler, rahat yaşasınlar, mutlu olsunlar diye mi
üretiliyor?
Şimdiler işte ‘temiz enerji’, ‘yeşil enerji’, ‘alternatif’
enerjiler revaçta… Elbette çevre kirlenmesine, doğa tahribatına neden
olmayan enerjilere yönelmek mutlaka gerekiyor ama öyle bir şey hangi
durumda mümkün olabilir? Fosil enerji baronlarına dokunmadan temiz
enerjiler ne kadar üretilebilir ve sorunun çözümüne katkısı olabilir?
Sınırsız, saçma üretime ve tüketime dokunmadan o sorun nasıl çözülecek?
On yıllardır ‘sürdürülebilir kalkınmadan’ söz ediyor ve her geçen gün
sürdürülemezlik durumu derinleşiyor. Bu işte bir yanlış yok mu? Onca
zaman sonra alternatif enerjiler kullanılan toplam enerjinin yüzde
17,5’uğunu aşmıyor. Bu tempoyla gidilirse nereye varılır? Daha doğrusu
bir yere varılabilir mi? Oysa vakitlice iki şey yapmak gerekiyor:
Üretimin yönünü kârdan insan ihtiyaçlarına doğru çevirmek ve lüzumsuz ve
zararlı üretime son vermek, üretimi ve tüketimi kısmak. Zira saçma,
zararlı bir sürü şey üretiliyor ve tüketiliyor. Fakat saçma tüketimi
durdurmak için, önce işin üretim tarafını halletmek gerekiyor. Sen bir
şey ürettiğin zaman bir doğal kaynağı eksiltiyorsun. Eğer ölçüyü aşarsan
işte böyle olur. Bir de üretirken de, tüketirken de ‘kirletmek’
kaçınılmaz olduğuna göre. Ve kapitalistler üretimin doğaya ve topluma
verdiği zararları dikkate almıyorlar. Alırlarsa kâr oranı düşer.
Avustralya’da yaşananlar insanlığa büyük bir uyarı mıydı?
Gayet tabi. Bu yangınlar Amazonlarda da var, Sibirya’da
her yerde hızla büyüyor. Norveç’te kış sıcaklığının 30 derecelere kadar
çıkması neler olabileceğinin göstergesi. Benim çocukluğumda yağmur
yağdığında ‘rahmet yağıyor’ derlerdi. Şimdi yağmur yağdığında insanlar
korkuyor. Çünkü tüm yağışlarda sorunlar ortaya çıkıyor. Mersin, Antalya,
Rize ‘de son dönemin yağışlarının neye mal olduğunu gördük. Kaldı ki,
bu daha başlangıç. Avustralya’daki yangın tam bir felaket. Dediğin gibi
insanlığa büyük bir uyarı.
Dünyadaki ekolojik mücadele hangi aşamada?
Son dönemde haklı olarak ekolojik sorunlara duyarlılık
arttı. Dünyanın her yerinde insanlar ayakta demek bir abartma değil.
Türkiye’de her taraftan feryatlar yükseliyor. Dev kapitalist tekellerin
paralı katilleri ekoloji aktivistlerini katletmeye devam ediyor.
Ekolojik mücadelenin yaklaşık 70 yıllık geçmişi var ama bugüne kadar
‘temelli bir zaafla’ malûldü. Bu sorunun kapitalizm dahilinde
çözülebilir olduğunu düşünüyorlar. Kapitalizmi radikal olarak sorun
etmiyorlar. Bu bir şeyi olmadığı yerde aramaktır. Avrupa’da yeşil
partiler ne yaptı? Sonunda neoliberalizme teslim oldular. Ekolojik
hareketin başarı sansı ‘eko-kapitalist’ değil, anti-kapitalist olmaya
bağlı. Başka türlü söylersek, eko-sosyalist olması gerekiyor. Şahsen
eninde-sonunda ekolojik hareketin o çizgiye geleceğini umut ediyorum.
Görünen köy kılavuz istemediğine göre…
Dünyada bir de yönetememe krizi yaşanıyor.
Suriye, İran, Irak… Libya ve Akdeniz krizi yaşanıyor. Tüm bu sorunlar
karşısında ulus-devletler nasıl bir rol oynuyor?
Ulus-devlet kapitalizme mahsus bir şeydir, onunla ortaya
çıktı. Onunla yaşıt. Şimdi kapitalizm patinaj yapıyor, artık kendini
yeniden üretmekte zorlanıyor ve tabii burjuva devlet de işlevsizleşiyor.
Kapitalizmle doğdu, onunla birlikte ölecek. Bilindiği gibi kapitalist
devletin üç işlevi vardır: 1- Sermaye (özel sektör) tarafından uygun ve
‘yeterli’ bir şekilde sunulması mümkün olmayan hizmetleri sunmak; 2-
Bazı kapitalistlerin veya sermaye gruplarının ‘aşırılıklarını’
törpülemek ki, buna, kapitalizmi kapitalistlerden korumak da denebilir.
3- Zenginleri yoksullardan korumak. Şimdilerde devlet ilk iki işlevi
külliyen yabancılaşmış bulunuyor. Ve bu meşruiyet krizi demektir,
Kapitalist devlet artık sadece baskıya, şiddete, devlet terörüne
dayanarak yönetmeye çalışıyor ama bu yolun sonu yoktur.
Tabii ‘Ortadoğu’ denilen coğrafi bölgenin istisnai bir
jeostratejik önemi var. Bu Kristof Kolomb’dan önce de öyleydi, bugün de
öyle. Ticaret ve su yollarının merkezi. Şimdilerde geleneksel stratejik
önemine yeni şeyler de eklendi. Bilindiği gibi, kapitalizmin
damarlarında dolaşan kan petrol, doğal gaz ve bunların çoğu o bölgede.
Geride kalan yaklaşık 500 yılda kolonyalist-emperyalist Batı’nın
zenginliği, dünyanın geri kalanının sömürüsüne, yağma ve talanına
dayandı ve “garp cephesinde yeni bir şey yok.” Zenginlik akışının devamı
da orada yaşayan halkların kaynaklarını kendi refahları, kalkınmaları
için kullanmalarını engellemekle mümkün. Siyonist İsrail’in oraya ‘monte
edilmesinin’ sebebi ne sanılıyor? Oradaki halkların kendi ayakları
üstünde durmalarını engellemek için değil mi?
Tabii şimdilerde sıkışma var ve enerji kaynakları,
kapitalizm için vazgeçilmez madenler azalıyor, kıtlaşıyor. Bölgenin tam
bir bataklığa çevrilmesinin nedeni bu. Neymiş efendim ‘terörle
mücadeleymiş!’ İyi de asıl terör devlet terörü değil midir? Terörü
peydahlayan, kullanan kendileri değil mi? Aslında Ortadoğu’da bugün
olanlar, başka yerlerde de yarın olacakların habercisi.
Kısa süre önce ABD-İran arasında gerilim
arttı ve yüzlerce insan yaşamını yitirdi? Yakın zamanda İran’a fiziki
bir müdahale beklenilebilir mi?
Bir sürü devleti orada çökerttiler ve nihai hedef İran.
İran’ı çökertmek ABD’nin ve kolektif emperyalizmin nihai hedefidir.
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik nükleer bir saldırı planı olduğu
anlaşılıyor ama ‘yangını çıkaranlar’ onu söndüremeyebiliyor. Artık
emperyalist sistem savaştan, terörden medet umar durumda.
Tüm bu sorunlar yumağı arasında Türkiye dış politikası hangi düzeyde, iktidar ne yapmaya çalışıyor?
AKP’nin uyguladığı dış politika tam bir başarısızlık
örneği ama bu şaşırtıcı değil. AKP Politik İslamcı bir parti ve Politik
İslamcılar dünyayı anlamaktan acizdirler. Çünkü, önlerine ve ileriye
değil, geriye bakarlar… Çözümü geçmişte aralarlar. İşte 21’inci yüzyılda
Osmanlı İmparatorluğunu ihya etme hezeyanları bununla ilgilidir.
Aslında sorunuzun cevabı ‘AKP dış politikada ne yaptığını bilmiyor!’
olabilir. Geride kalan dönemde akla-mantığa uygun hiçbir şey yapmadılar.
Bir yanlıştan diğerine savruldular. En büyük yanlışları da dış
politikayı iç politika amaçlarına endekslemeleri ki, bundan büyük yanlış
olamazdı…
Peki, Türkiye-Rusya ilişkisini nasıl
değerlendirmek gerekiyor, Türkiye’nin NATO üyeliği, bu ilişkide
belirleyicilik düzeyi nedir?
AKP, Türkiye’yi NATO’dan koparmak istemiyor ama öyle bir
görüntü, öyle bir izlenim de yaratıyor. Rusya yaklaşık on yıllık
bocalamanın ardından kendini toparladı ve etkili bir aktör olarak
sahnedeki yerini aldı. Güya NATO cephesine mesafeli durayım derken bu
sefer de Rusya’nın etki alanına girdi. Velhasıl iki cami arasında kaldı.
Bir yere bağımlıyken şimdi iki yere bağımlı. Pekâlâ iki tarafa da
bağımlı olmayabilirsin.
Türkiye’de bir yönetememe kriziyle karşı karşıya olduğumuz
anlaşıyor. Mesela AKP-MHP iktidarı yerel yönetimlerinin yetkilerini
sınırlandıracak bir yasa tasarı hazırlığında, bu tasarı iktidarın büyük
şehirleri ve kayyım atanan bölgelerinin tekrar HDP tarafından
kazanılması sonrası geldi. Aynı zamanda Kanal İstanbul’a İmamoğlu’nun
karşı çıkması üzerine hızlandırıldığı belirtiliyor. AKP’nin seçimli
iktidar dönemi ve meşruiyet zemini hangi düzeyde?
AKP’nin meşruiyet temeli tamamen aşındı. Asgari demokrasi,
kuvvetler ayrılığı gibi şeyler artık onların kitabında yazmıyor. Kaldı
ki, ortada AKP diye bir parti de yok! Despotik bir rejim bu. Artık ‘eski
oyunu oynaması’ mümkün değil. Hiçbir şey eskisi gibi değil çünkü.
Meşruiyet temeli hızla aşınmaya devam ediyor, despot da daha çok baskı
ve şiddetle durumu sürdürmeye çalışıyor ama bu yolun sonu yok. AKP
rejiminin hiçbir sorun çözme yeteneği yok! Tam bir doğa cinayeti, tam
bir yağma ve talan olan ‘büyük projelerle’ göz boyamaya çalışıyor. Ve o
‘büyük projeler’ kapitalistleri maaşa bağlamak demek ve bu bir ilk. En
büyük silahlarından biri de yalan. Her halde bir ‘yalancılar yarışı’
yapılsa, bu AKP birinciliği kimseye kaptırmazdı.
Dünyada asla yapılmaması gerek şeylerin bir listesi
yapılsa, herhalde Kanal İstanbul Projesi en başa yazılırdı. Bu tam bir
taammüden doğa cinayeti. Bir felaket ama insanların çoğu henüz durumun
vahametini yeteri kadar kavramış değil. Bu dünyada ‘yapılmaması gereken
işler vardır’ ama bir de ‘yapılmasının düşünülmemesi bile gereken şeyler
de vardır’ ki, Kanal İstanbul Projesi işte öyle bir şey. Galiba
Körfez’deki Arap dostlarına söz vermişler… Kanal civarını onlara
pazarlamışlar. Israrın bir nedeni ve o olabilir. Fakat bu cinayet
teşebbüsünü önlemek şart.
Üzerine konuştuğumuz tüm bu sorunlara
karşı dünyanın birçok ülkesinde kitle hareketli ortaya çıkmaya başladı.
Özellikle son birkaç yıldır bir artış gözleniyor. Dünyadaki muhalefeti
nasıl görüyorsunuz, bu hareketlerin ortak ve küresel birlikteliğe
ihtiyacı var mı?
Kapitalizm bir dünya sistemi. Eğer dünya sistemiyse, ona
karşı mücadelenin de dünya ölçeğinde yürütülmesi gerekir. Saldırı ‘Büyük
İnsanlığa’ ve doğaya yönelik olduğunda göre. Kapitalizm karşıtı
mücadelenin mutlaka enternasyonal bir nitelik kazanması gerekiyor ama bu
ancak radikal bir bilinç sıçraması ve evrensel plandaki mücadelenin
gerekliliğine inanıldığı durumda mümkün olabilir. Aslında kapitalizmin
“Büyük İnsanlığa” teklif edeceği bir şey yok. Dünyanın nerdeyse
tamamında insanlar ayakta ve bu isyanların asıl nedeni de her birinin
dillendirdiği taleplerle sınırlı değil. İşte, karbon vergisi, ulaşım
(metro-otobüs-tren) zamları, WhatsApp vergisi, yolsuzluklar, benzin
zammı, sosyal hizmetlerin, kamu hizmetlerinin yetersizliği, vb.
İsyanların asıl nedeni, ‘bardağı taşıran son damla değildir, bardağın
dolu olmasıdır’ ve bardak her yerde dolmuş veya dolmakta. Dolayısıyla
tüm bu itirazlar anti-sistemik bir nitelik taşıyor. İnsanlar artık
kapitalizm dahilinde sorunların çözülebilir olduğuna inanmıyor. Tabii
aynı netlikte dillendirilmiyor ama itiraz sisteme yönelik.
Şimdilerde denkleme ekolojik mücadele de eklenmiş durumda.
Bu eskiye göre bir yenilik ve mücadelenin potansiyel başarısı için
önemli. Tabii ekolojik mücadele radikal anti-kapitalist olmak kaydıyla.
Bu arada örgütlenme bakımından da imkânlar daha iyi. Mesela doğrudan
demokrasiyi -ki, demokrasi zaten başka türlü olamaz- hayata geçirmek
daha kolay. Tabii karşı taraf için de bir avantaj. O zaman kimin daha
önce ve nasıl kullanacağı önemli. Aslında Samir Amin, son dönemde
‘Ezilen halkların sömürülen sınıfların enternasyonalini yaratmalıyız’
sloganıyla başlattığı bir girişim var. O konuda bir deklarasyonunu Özgür
Üniversitede yayınlamıştık. Başkaları da yayınladı bildiğim kadarıyla…
Artık atalete son verme zamanı gelmiş olmalıdır. Aksi halde geriye
kurtarılacak pek bir şey kalmaya bilir. Kaldı ki, komünist toplum
perspektifi dışında insanlığın ve uygarlığın bir geleceği yok. Bilen
varsa söylesin?
Türkiye ve Ortadoğu’da, daha küresel
düzeyde de Kürt hareketinin etkisi tartışılıyor. Toplumların geleceği
konusunda Kürtlerin rolünü nasıl değerlendirmeliyiz?
Tartışmasız olan bir şey varsa, Ortadoğu’da en
politikleşmiş halk Kürtlerdir. Bulundukları her yerde dinamizmi temsil
ediyorlar. Türkiye ve Suriye, başka yerlerde de öyle. Fakat Türkiye
solunun da kendine çeki düzen vererek, Kürt halkıyla sağlıklı bir ortak
hareketi oluşturması gerekiyor. Kürtleri dışlayarak, Türkiye’de herhangi
bir şeyi başarma imkanı artık yok. Bir de Rojava Devrimi, ‘mevcut
durumdan nasıl çıkılabilirin’ ipuçlarını da barındırıyor. Bu konulara da
yoğunlaşmak gerekiyor. Klasik merkezi örgüt modelinin ve partilerin bu
çağda işe yaraması artık mümkün değil. Yeni bir örgütlenme modeli
geliştirmek gerekiyor ve bu imkânsız değil. 2020 yılının dünyadaki
muhalefet hareketlerinin bir üst aşamaya taşınacağı, umudun büyüdüğü bir
yıl olacağı beklentim var.
Yorumlar
Yorum Gönder