Tüm gözlerinin ve kaygıların, olası İran ve ABD savaşına
ve Avusturya’daki yangınlar silsilesiyle onlarca insan ve milyonlarca
hayvan kaybına yönelmesi gayet normal. Dünyanın iki ucundaki coğrafyada
yaşananlar herkes için kaygı ve üzüntü verici. İran ve Amerika’nın
birbirlerine yönelik misillemeleri ve meselenin Irak gibi on yıllarını
savaşla ve istikrasızlıkla geçirmiş bir ülkeye sıçraması sorunun iki
ülke arasında kalmayacağının sadece küçük bir göstergesi. Avrupa dahil
birçok ülke olası savaş kaygısıyla geçiriyor günlerini. 3. Dünya savaşı
mı yoksa 4. Dünya savaşı mı içerisindeyiz tartışmalarını yapanlar bile
var. Ama kim yaşıyor bu savaşı? Tarih defalarca gösterdiki ateş düştüğü
yeri yakıyor. Kıyım, göç ve ekonomik istikrasızlıkla sadece Ortadoğu
coğrafyasındaki siviller her defasında yüz yüze kaldı ve yine öyle
olacak.
Ancak Avusturalya’nın ve İran-ABD gerilimin gölgesinde
bıraktığı birçok gelişme var öte yandan. Aylardır gazetelerin yan ve alt
köşelerinde geçiştirilerek verilen geçtiğimiz Temmuz ayında 19 yaşında
bir İngiliz kadına tatil için gittiği Kıbrıs’ın Rum bölgesine ait bir
adada 12 İsrailli gencin tecavüz ettiği haberi, örneğin sadece münferit
bir olay olarak geçiştirildi. İşin içine İsrail ve İngiltere’nin birebir
dahil olmasının ötesinde Avrupa’nın bir parçası gibi görülen her yıl
milyonlarca turisti ağırlayan bir ülkenin ekonomik ve prestij
kaygılarından ötürü tecavüz vakasını örtbas etmeye çalışması yine
dikkatleri çekmedi. İsrail ile sıkı ilişkilerini sürdürme çabasında olan
Kıbrıs devleti olayı kadının aleyhine mahkemeye taşıdı.
Polislerin zoruyla şikayetini geri alan kadının kayda
alınan ifadesi İngiliz çevirmenin olmamasıyla tamamen çarpıttırılmıştı.
Kadın ağır psikolojik sorunları olan dengesiz biri olarak lanse
ediliyordu tutanaklarda. Kadına bu ay tecavüz suçlamasının uydurduğu ve
olaya isimleri karışan kişilere iftira etmekten dava açılıp hapis
cezasına çarptırılması insana pes dedirtiyor. Hem İsrail’de hem de
Kıbrıs’ta İngiliz kadına destek için kadın örgütleri sokağa döküldü.
Çünkü meselenin münferit bir olay olmadığı devletlerin cinsiyetçi
politikalarının uzantısı olduğunun farkındalar. Aktivistler ellerinde
‘sana inanıyoruz’ pankartlarını taşıyarak İngiliz kadını desteklediler;
çünkü ne mahkeme ne de devlet mercileri kadına inanıyor.
Kurbanın polis, savcılar, hakim veya jüri tarafından
inanılmaması ayrı bir sorunken ülkeler arası ilişkileri korumak adına
kurbana dava açılması kadın haklarının içler acısı hallerini gözler
önüne sürüyor. Yıpranan prestiji düzeltmek adına suçluyken suçsuzu
oynamak. Bu vaka sadece İsrail ya da Kıbrıs’ı ilgilendiren bir durum
değil elbette. Gelişmiş ve modern diye tabir edilen birçok ülkede
benzeri vakalarda resmi mercilerin aldığı tutum ve mahkemelerin
kullandığı dil, cinsel istismara ve tacize uğramış kadının mağduriyetini
artırıyor. Örneğin saldırganı hüküm giymiş bile olsa mahkemelerde
kadının çok sarhoş, çok dikkatsiz ya da çok çapkın olduğu durumları
dikkate alınıp saldırgana sempati yaratılıyor.
Hala dünyanın birçok yerinde potansiyel mağdurlara
kendilerini nasıl koruyacaklarını öğretirken, potansiyel suçlulara
başkalarına saygı duymayı öğretmek için ne yapılıyor?
Yorumlar
Yorum Gönder