Bir hafta önce birkez daha tamamladı dünya güneş
etrafındaki dönüşünü. Tüm dünyada bir şekilde kutlandı bu yeni
başlangıcı. İsa’nın, Zerdüşt’ün, Mithra’nın, Ra’nın, İsis’in,
Kibele’nin, Dionysos’un, Apollon’un doğduğu gün olduğu rivayet edilir.
Hıristiyanların Noeli, Êzidîlerin Batızmisi, Alevilerin Gağand’ı ve daha
nice farklı isim ve anlamla bütünleşen başlangıç zamanı. Takvimlerle
standart birimlere bölünen zamanı ölçmek hiç de kolay değil aslında.
Asırlar geçmiş gibi ağır ilerleyen dakikalar, göz açıp kapayınca geçen
yıllar o standart birimleri geçersiz kılar. İşin aslı insan zamanı
kendisinde yarattığı izlerle tanımlar ve algılar.
Kapitalist literatürde zaman öldürülür, kaybedilir,
kazanılır, harcanır, nakite dönüşür. Fabrika düzeneğinde bir anlamsız
bir maddi yaşamın fonundaki saatin tik taklarıdır zamandan anlaşılan.
Oysa anlam katıldıkça, oluşum-dönüşüm yenilenme sağlandıkça genişleyen
karakterdir zaman. Yıllarda geçse unutulmayacak anlar zihinde anı olarak
hep capcanlı kalır. Ölümsüzleşen anılara dönüşür. Yenilenmeden
üretmeden kalındıkça donar, akmaz. Ölüm, yaşlanma, çürüme belkide bu
donmanın ifadesidir.
Ölümsüzleşmek varlığıyla bir şeyler katabilmektir zamana.
Tarih kitapları çok az yazdığı ya da yazmadığı, yanlış yazdığı için
ölümsüzleşen kadınları tanımazdık eskiden. Varlığımız kökleriyle
buluşmakta zorlanırdı, bizimle başlıyor ve akıyor zan ederdik kadın
mücadelesini. Ancak giderek daha fazla sayıda kadını tanıyoruz, tarihin
sayfalarındaki tozları kaldırdıkça. Zamana iz bırakan kadınları tanımak,
tanışmış olmak ya da keşfetmek kimliğimizi anlamlandırmak, kolektif
hafıza ile bütünleşme duygusu yaratıyor.
Hayatın zorlu sınavlarından geçmiş bir kadın kendisi olmak
için verdiği savaşa “bu akan zaman kime ait” diye sorarak başladığını
anlatmıştı. Varlığının bir zamana ve mekana tekabül etmediğini görerek
“ben uzun yıllar boyunca varolmadım, eridim başka varlıklarda, artık
zamanın bensiz akmasına izin vermeyeceğim” diyerek adım atmıştı özgürlük
yoluna. O özgürlük yolunu açan öncü kadınlar ise sezgisel olarak
bastıkları toprağın, yürüdükleri patikanın, dokundukları ağaçların
hafızasında tarihin yazmadığı, isimleri unutulmuş, yasaklanmış
lanetlenmiş kadınların izlerini takip ettiler. O rotada yürümek için
taşlara-duvarlara çarpmak, dikenli yollardan yürüyerek başka kadınlara
patikalar açmışlardı. Ayaklarının kanamasına, bedenlerinden bir parçanın
kaybedilmesine, duyguların düşüncelerin çetin sınavlarda sınanması,
kırılması-dökülmesi pahasına.
Bir kadının lider, öncü olarak görülmesi kabul edilmesi,
tarihe mal olabilmesi için harcadığı emek, döktüğü ter, çektiği acı,
ödediği bedel her zaman bir erkeğinkine kıyasla daha ağırdır. Birinin
bacısı, sevgilisi, eşi, kızı, annesi olarak değil kendisi olarak kimlik
bulmak varolmak. Üstelik akan zamanı kendine ait kılmakla yetinmeyip
zamana iz bırakan, başka kadınları buna çağıran, sürükleyen, itekleyen,
aydınlatan öncü, lider olabilmek. Öncü olmak farklı olmak, fark
yaratmakla ilgilidir. İyi ve kötü, güzel ve çirkinin ayırt edilmesini
sağlayacak etik-estetik ilkeleri yaşama dayatabilmektir.
Kışın zemheri ayazında katledilen Rosa Lüksemburg, Sara,
Rojbin, Leyla, Sevê, Pakize, Fatma yaşamları ve mücadeleleri ile bunu
başarmış kadınlardı. 21.Yy’ı kadın devrimlerinin yüzyılı olarak
anlamlandırırken kadın öncülüğüne ve kadın liderlere daha derinden
ihtiyaç duyuyoruz. Siyasette görünür olmak, eşit temsiliyetlerde yer
bulmanın ötesine geçebilen Sara’nın kavgacılığı, Rosa’nın ince keskin
zekası, Sêvelerin kararlığında öncülüklere.
Yorumlar
Yorum Gönder