Kürtlerin yıllardan beridir birliğe ihtiyaç
duyduğunu hatırlatan KDP-T Genel Başkanı Mehmet Emin Kardaş, destek
verdikleri bu yönlü çalışmalarda ”ulusal değerler” dışında hiçbir
kırmızı çizgileri olmadığını belirterek, bu değerleri “bayrak, toprak,
kültür, tarih ve marş” olarak sıraladı.
Ulusal birliğin her Kürdün rüyası olduğunu dile getiren
Kardaş, Kürtlerin her parçada kendi aralarında oluşturacağı ulusal
birlik ile 10-15 yıl içinde federasyon ya da konfederasyonlara
gitmesinin daha gerçekçi ve mümkün olduğu görüşünde.
MEHMET ŞAH ORUÇ / MA/AMED
Demokratik yönetimin gerçek anlamıyla hiçbir zaman
vuku bulmadığı Türkiye, bugün en temel hak ve özgürlüklerin bile askıya
alındığı otoriter bir yönetim anlayışının tahakkümü altında. ‘Tek adam’
söylemi ile tarif bulan bu anlayışın hedef aldığı kimlik ve etnisiteler
içerisinde yer alıp, ülkede demokrasinin yerleşmesi için verilen
mücadelede başat aktör konumunda bulunan Kürtler ise diğer tarafta kendi
ulusal birliklerini sağlama çabasında.
Kürtlerin teritoryal devamlılık yeteneğine ilk darbe,
Osmanlı ile Safevi devletleri arasında 17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı
Şirin Antlaşması’yla indirildi. Şiiliği temsil eden Persler ile
Sünniliği temsil eden Osmanlı arasında kalan Kürtlerin toprakları bu
anlaşma ile bugünkü İran-Türkiye sınırlarına yakın biçimde ikiye
bölündü.
Uzun yıllar boyunca iki güçten birini tercih etmeye
zorlanan Kürtlerin, isyan-bastırma şeklinde cereyan eden mücadeleleri
Birinci Dünya Savaşı’yla yeni bir evreye girdi. Savaşın sona ermesiyle
hem galip hem de yenik devletlerin antlaşma koşullarını sınırlayan ve
ABD Başkanı Woodrow Wilson’un adıyla anılan 14 ilke, 8 Ocak 1918’de
deklere edildi. Wilson ilkelerinin 12. Maddesi’nde “…Türk yönetimindeki
öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk
gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır…” ifadeleri aldı. Bu
madde Osmanlı’nın galip devletlerle imzaladığı Sevr Antlaşmasına da
ruhunu verecekti.
Sevr Antlaşması, Kürt coğrafyasında bir Ermeni devletinin
yanında sınırları daraltılmış müstakil bir ‘Kürdistan’ı da ön görüyordu.
Toprakları İran ve Osmanlı arasında ikiye bölünen Kürtlerin, Sevr
Antlaşması’yla ülkelerinin bir kez daha bölüneceğine dair endişe ve
korkuları Türkiye’nin kurucu kadroları tarafından da görüldü. Bu korku
sürekli işlenerek Kürtler, Mustafa Kemal’in siyasal misyonu etrafında
toplandı. Bunun dışında kalan kişi ve hareketler belirgin bir varlık
gösteremedi. Kuruluş sürecinde Türkiye’nin kurucu kadrolarıyla hareket
eden Kürtler, Kürdistan’ın coğrafi bütünlüğünü Mustafa Kemal ile
çevresindeki kadroların desteğiyle sağlamak amacıyla Meclis-i
Mebusan’da, Misak-ı Milli’yi 12 Ocak 1920’de kabul etti.
Lozan’da atılan imza
Misak-ı Milli, Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı
egemenliği altında olan bugünkü Irak ve Suriye’de Kürtlerin çoğunlukta
yaşadığı yerleri kapsıyordu. Mustafa Kemal ve ekibi, Türk ulus devletini
resmileştiren Lozan Antlaşması‘yla bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin
resmi sınırlarını kabul etti. Bu anlaşma ile Kürtlerin Kasr-ı Şirin ile
ikiye bölünen toprakları Lozan’la bu kez 4’e bölünmüş oldu. Türk heyetin
Lozan Antlaşması ile Misak-ı Milli’den vazgeçmesi, Kürtlerin tepkisine
neden oldu.
Homojen bir ulus yaratma gayesinde olan Türkiye’nin kurucu
kadroları, kurulan yeni devletin hedefleri arasına Kürtlerin imha ve
asimilasyonunu aldı. Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı, Zilan ve Dersim
cumhuriyetin kuruluş yıllarında bu imha politikalarının örnekleri oldu.
İhsan Nuri Paşa liderliğinde 1926-30 yılları arasında
süren Ağrı isyanın bastırılması akabinde dönemin gazetelerinde yer alan
bir karikatürde, Ağrı Dağı eteklerinde ‘Muhayyel Kürdistan burada
meftundur’ ifadesi yer aldı. Tarihi hafıza ile bu karikatüre 2014
yılında Ağrı Dağı eteklerinde temsili olarak yapılan siyah bir mezar
üzerine bu kez “Hayali sömürgecilik burada meftundur” yazılarak yanıt
verilse de, imha ve inkar politikasına Türkiye gibi Irak, Suriye ile
İran rejimlerince de başvuruldu.
Soykırıma varan yönelimlerle imha ve asimilasyon
uygulamalarına karşı varlıklarını ve kimliklerini başkaldırılarla
günümüze kadar sürdüren Kürtler, 11 Mart 1970’de Saddam Hüseyin ve
Mustafa Barzani arasında varılan anlaşma ile Irak’ın kuzeyinde özerk bir
yönetim elde etti. Buna rağmen Irak-İran savaşı akabinde yaşanan
gelişmelerle Kürtlere dair yükümlülükler bir kenara bırakılıp, Halepçe
katliamına imza atılabilindi.
İkinci Körfez Savaşı’nın ardından ise 5 Nisan 1991
tarihinde BM Güvenlik Konseyi kararıyla ‘Güvenlikli Bölge’ oluşturuldu.
1992 yılında kurulan parlamentodan çıkar karar doğrultusunda bölge
”federadif” bir yapıya kavuştu. O tarihten 25 Eylül 2017’ye gelindiğinde
gerçekleştirilen Bağımsızlık Referandumu’ndan çıkan ‘evet’ kararına
rağmen, bölge ve siyasetin gerçeklikleri içrisinde bu sonuç hayata
geçirilemedi.
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla dünya, iki kutuplu
siyasi sistemden yerini çok kutuplu güç dengelerine bırakırken, son
yıllarda Ortadoğu merkezli yaşanan gelişmeler doğrultusunda statülerini
elde etme mücadelesi Kürtler açısından yeniden belirgin bir hal
kazanmaya başladı.
Güç dengeleri, yeni süreç
İlk kıvılcımı 2010 yılında Tunus’ta çakılan ”Arap Baharı”
sürecinde, emperyal ve statükocu güçler arasında baş gösterip,
Ortadoğu’yu kasıp kavuran iktidar ve çıkar çatışması içerisinde ”Üçüncü
Yol” stratejisini izleyen Kürtler, bölgede yaşayan halklar ile
kurdukları ittifak temelinde askeri güçlerini ile öz savunmalarını
sağlayıp, Kuzey Suriye’de demokratik, kömünal, cinsiyet eşitlikçi bir
sistem inşa etti. İran’ın Şii yayılmacılığı, Türkiye’nin
neo-Osmanlıcılık rüyası, ABD ve Avrupa’nın emperyal hevesleri ile
Rusya’nın yeniden belirleyici bir siyasi aktör olmak için Suriye
üzerinden Ortadoğu’ya dönmesi, Kürtler için ciddi riskler ve fırsatlar
barından yeni bir sürece evrildi. Bu hal, ulusal birlik fikrini yeniden
Kürtlerin gündemine soktu.
Ortadoğu’nun müstakil devletleri ile Ortadoğu’ya
ittifaklar aracılığıyla yerleşen devletler Kürtleri “taraf” olmaya
zorlarken, çok bileşenli güç savaşlarında izleyecekleri siyaset ve
alacakları pozisyon Kürtlerin geleceği açısından son derece kritik.
Siyasal aktör olma konumları gün geçtikçe pekişen Kürtlerin sonuç alıcı
bir pozisyon kazanmalarının önündeki engel ise, coğrafi
parçalanmışlıkları ve ulusal birlikten yoksun olmaları.
Yaşanan geçmiş tarihi tecrübelerin yeniden tekrarlanmaması
için tabandan yükselen ulusal birlik beklentisi, bugün Kürt
siyasetlerinin ana gündemi durumunda. Kürt örgütlerinin geliştirdikleri
ittifaklar, bölünmüş coğrafyaları, dayandıkları toplumsal-sınıfsal zemin
ve konjonktürel güç dengeleri ulusal birlik önündeki zorluklar olarak
dururken, diğer tarafta özellikle DAİŞ’le mücadelenin getirdiği güçlü
ulusal bilincin bir kamuoyu oluşturması, uluslararası arenada kabul
görme, Kürtlerin siyasi, askeri ve diplomatik yeteneklerinin
sınırlarının genişlemesi bu dönemin avantajları arasında.
67 Kürt örgütü ilk defa toplandı
Uzun bir aradan sonra 2013 yılında Kürdistan İşçi Partisi
(PKK) Lideri Abdullah Öcalan, Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı
Mesut Barzani ve Kürdistan Yurtseverler Birliği Genel Sekreteri Celal
Talabani’nin çağrısıyla 67 Kürt örgütü bir araya gelerek ulusal birlik
yönünde ilk ciddi adımı attı. Ancak Kürt parti ve örgütlerinin kendi
içlerindeki çelişkiler ile İran ve Türkiye’nin müdahaleleri nedeniyle
ulusal birlik yönünde somut bir adım atılamadı. Buna rağmen Türkiye’deki
12 Kürt partisi, 24 Haziran 2018 Milletvekilliği Genel Seçimlerinde
seçim ittifakı için bir araya geldi, ancak bundan bir sonuç alınmadı.
Buna rağmen seçim sürecinde sağlanan görüşme ve diyaloglar ‘Kürt
İttifakı’nın fikri zeminine katkı sundu. 31 Mart Mahalli İdareler Genel
Seçimlerinde görüşmeler yeniden başladı. Bu defa 7 Kürt partisi ittifak
kurdu. Diğer partilerle yapılan görüşmelerden sonuç alınamadı.
Seçim ittifakından ulusal birliğe
Seçim sonrası ise Halkların Demokratik Partisi (HDP),
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Demokratik Toplum Kongresi (DTK),
Türkiye-Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-T), Kürdistan Demokratlar
Platformu (KDP), Kürdistan Komünist Partisi (KKP), İnsan ve Özgürlük
Partisi (PİA), Azadi Hereketi, Azadi Partisi (PA) ve Devrimci
Demokratlar Kürt Derneği’nden (DDKD)oluşan 10 parti, platform, oluşum ve
dernek ulusal birlik gündemiyle 3 kez bir araya geldi. Söz konusu bu
partiler, ulusal birlik gündemiyle 18-19 Ocak tarihlerinde bir kez daha
bir araya gelecek.
Bu yönde yapılan çağrıya Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK),
Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK) ile Hak ve Özgürlükler Partisi’nin
(HAK-PAR) icabet edip, etmeyeceği henüz net değil. Peki, milliyetçisi,
sosyalist, muhafazakar, liberal ve İslami düşünceye sahip olan farklı
yelpazedeki Kürt siyasi partileri ulusal birlik hakkında ne düşünüyor?
Kürt sorununun çözümüne dair federasyon, konfederasyon, demokratik
özerklik ve bağımsızlık gibi seçenekler benimseyen bu Kürt oluşumları,
ulusal birlik fikrini gerçekçi buluyorlar mı? Konjonktürün getirdiği
fırsat ve tehditleri nasıl algılıyorlar? Farklılaşan çoklu güç
dengelerinde nasıl bir stratejiyi öngörüyorlar? Ulusal ve uluslararası
ittifakları nasıl değerlendiriyorlar? Bütün bu soruların yanıtlarını
”Kürt ulusal birliği yolunda kim ne düşünüyor?” dosya konusu ile ilk
bölümünü bugün yayımladığımız yazı dizimiz için konuştuğumuz Kürt siyasi
partileri, oluşum, hareket ve derneklerin yöneticilerinden aldık.
Dizimize, çözüm sürecinin getirdiği siyasal ortamda
kurulan ve Mele Mustafa Barzani’nin kurduğu KDP çizgisinde siyasi
faaliyetlerine başlayan Kürdistan Demokrat Partisi-Türkiye (KDP-T)’nin
Genel Başkanı Mehmet Emin Kardaş’la başlıyoruz.
Önce Kuzey, sonra diğer parçalar
Daha çok kırsal kesime dayalı olan sınırlı bir tabana
sahip olan KDP-T, muhafazakar ve Kürt milliyetçisi bir çizgide siyaset
yapıyor. KDP-T Genel Başkanı Kardaş, Kürt birliğine yönelik tutumlarını
”Yıllardan beridir Kürtlerin birliğe ihtiyacı var. Maalesef bugüne kadar
gerçekleşmedi. 2019 yılında ittifaka dönük çalışmalara başladık,
inşallah 2020’de bitecek. Biz özellikle Kuzey’de Kürdistani partilerle
bir ulusal birliğin inşa edilmesini istiyoruz. Öncelikle Kuzey için
düşünüyoruz, daha sonra diğer parçalar ile ilgili farklı programlar
gündeme gelecek” sözleriyle özetliyor.
Kardaş, mevcut güç dengeleri, Kürtler arasındaki siyasi ve
ideolojik parçalanmışlık nedeniyle verili durumda 4 parçadaki Kürtlerin
ulusal birliklerini sağlamanın bugün için mümkün olmadığı görüşünde.
Kardaş, bunun nedenlerini ise ”Ulusal kongre
gerçekleştirilebilir, orda bazı şeyler paylaşılabilir, ama ulusal birlik
bugünkü şartlarda, dünya güçleri Kürdistan topraklarında, Batı
Kürdistan’da savaş yürütülüyor, Kürtler öldürülüyor. Rusya bir yanda,
Amerika bir yanda, İngiltere, Fransa, Araplar, Şiiler, İran, Türkiye bir
yanda. Bunlar bugün Kürt bölgesine girmiş bulunmaktalar. Yani her dört
parçanın tek çatı altında birlik oluşturması şu an zor” sözleriyle
açıklıyor.
Ulusal birlik Kürtlerin rüyası
Kararları bağlayıcı olan bir ‘Ulusal Kongre’ fikrini daha
gerçekçi bulan Kardaş, böylesi bir yapının oluşturulması halinde
sağlanabilecek gelişmeleri şöyle sıraladı: “Ulusal Kongre toplanırsa
parçalar arası stratejik bir şekilde yardımda bulunabilir. Bu mümkündür,
fakat her dört parçanın koşul şartları da birbirinden farklıdır.
Düşmanlarımızda farklı farklıdır. Bundan dolayı birliğin oluşması biraz
zordur. Ama her dört parçanın delegasyonuyla bir Ulusal Kongre
gerçekleştirilebilir. Orada birbirlerine danışabilir, dünya
diplomasisinde ses olabilirler.”
Ulusal birliğin her Kürdün rüyası olduğunu dile getiren
Kardaş, Kürtlerin her parçada kendi aralarında oluşturacağı ulusal
birlik ile 10-15 yıl içinde federasyon ya da konfederasyonlara
gitmesinin daha gerçekçi ve mümkün olduğu görüşünde. Kardaş, Kürtlerin
ilk bölünmesinin nedeni olarak Osmanlı-Safeviler arasındaki Kasr-ı Şirin
Antlaşması’nı işaret etse de, ona göre bölünmenin asıl nedeni
emperyalist paylaşım.
Her parti kendi rengi ve fikriyle
Kardeş, ”Kürdistan’ı dört parçaya ayıran Arap, Acem ve
Türkler değil, emperyal devletlerin kendisidir. Özellikle İngiltere ve
Fransa gibi devletler, Rusya ve bazen ABD de dahil olmuştur. Şimdi de
Kürdistan’ı dört parçaya ayıranlar, yine tek parça haline getirmeliler.
Nasıl dört parçaya ayırmışlarsa, tek parça haline getirmekte onların
yüküdür. Eğer Kürtler yine dini ve mezhepsel yönden Şiilik-Sünnilik
oyunlarına gelmezlerse, sadece birlik üzerine akilane bir şekilde dünya
ile çalışsalar, ilişkilerini kurup iyi bir diplomasi yürütürlerse
inanıyorum ki –bugün ABD’nin Kasım Süleymani’yi öldürmesi ve İran’ın
tehditlerde bulunması da bunu gösteriyor-birliklerini inşa etmeleri
halinde Kürtler muratlarına erip, devletlerini de inşa edebilecekler.
Fakat geçmişte olduğu gibi Osmanlı, Babanlar, Botaniler, Behdiniler,
Şeyh Abdurrahman Paşa, Bedirhaniler zamanındaki gibi her biri kalkıp
ihanete giderlerse, yine amacımıza ulaşamayız. Umut ediyoruz ki bir daha
öylesi ihanetler olmasın.”
Ulusal birlik yolunda her partinin kendi rengi, kendi
fikriyle yer almasından yana olan Kardaş, HDP’nin kendini ‘Türkiye
partisi’ olarak tanımlamasından kaynaklı bazı Kürt partilerin
sergilediği negatif tutumlarına da karşı. Kardaş’ın bu konudaki
düşüncesi şöyle: ”HDP de kendi fikir, görüş ve programı ile yürüyebilir,
fakat ulusal bir çizgide birlik olmazsa olmaz. İki temel çizgi olumlu
olursa, bencilliği ayakları altına alırlarsa, sadece Kürt ulusal birliği
için çalışma yürütürlerse anlaşamayacakları konu olmaz. Ulusal değerler
bayrak, toprak, tarih,dil ve kültürdür. Bu değerler üzerinde anlaşmamız
gerekiyor. Kürt halkı da bu iki çizginin anlaşmasının beklentisi
içerisinde.”
Herkes birlik için dua ediyor
Kardaş, bu açıdan 24 Haziran Milletvekilliği Genel
Seçimleri süreciyle başlayan Kürt partileri arasındaki ulusal ittifak
çalışmalarını ”olumlu bir ses” olarak tanımlıyor.
Bu zamana kadar ki çabalara sahip çıkılıp, bu sese “yol
açmak” gerektiğinin altını çizen Kardaş, “Halk da bundan çok memnun.
Birçok insanla görüştük, takip ediyoruz. Hatta bölgedeki Kürtlerin
dışında Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi yerlerde yaşayan
birçok insan buna inanıyor ve durumdan memnunlar. Metropoldeki Kürtler,
Kürdistan’daki Kürtlerden daha olumlular. Herkes birlik için dua ediyor.
Bunu tesis edersek iyi olur. Zira bu çaba bugünden başlamıyor.
Kürtlerin birlik arayışı 220 yıl önce başlamış, 1880 yılında. O günden
bugüne isyanlar ardı ardına olmuş ve hiç durmamış. İsyanlar
katliamlarla, idamlarla, hapis ve işkencelerle bastırılmışsa da Kürtler
günümüze kadar direnip gelmişlerdir. Daha da direniyorlar. Ama maalesef
hala bir şey elde etmiş değiller. Bunun üzerinde durmamız gerekir. Neden
diye? 220-250 yıl aralıksız direnen bir halk var ve hala haklarını elde
edememiş. Bu yüzden siyasetçiler ve halk olarak bunun neden böyle
olduğunun üzerinde durmamız gerekiyor” diye belirtti.
Kardaş, ulusal birlik çalışmalarında ”ulusal değerler”
dışında hiçbir kırmızı çizgileri olmadığının altını çizerek ekliyor:
”Biz PDK-T olarak birliğe hiçbir sorun çıkartmıyoruz. Eğer ulusal
değerler üzerinde olursa ve ismi Kürdistan Ulusal Çalışması ise bu
değerler üzerinde anlaşmamız lazım. Bunun için de daha önce de dediğim
gibi gerekli olan bayrak, toprak, kültür, tarih ve marştır. Bunların
üzerinde anlaşmamız gerekiyor. Bunlar bir partinin değerleri değil, tüm
Kürdistanlılarındır. Bunlardan başka aramızda kırmızı çizgiler yoktur.”
Yorumlar
Yorum Gönder