9 Ocak 2013 Paris katliamının üzerinden yedi yıl
geçmesine rağmen katliamın sır perdesi aralanmış değildir. Sır perdesi
aralanmadığı gibi katliamı gündemden düşürmek adına ne gerekiyorsa onun
yapıldığına tanıklık ettiğimiz koca yedi yıl geride kaldı.
Katliamın Paris’in en işlek ve hareketli caddelerinden
biri üzerinde gerçekleştirilmiş olması başlı başına bir sorun. Bununla
birlikte MİT ajanı olduğu anlaşılan tetikçinin bir süre Kürt Siyasal
Hareketinin çeperinde olması ise başka bir sorun.
Hatırlanacağı üzere Kürt Halk Önderinin üzerindeki mutlak
tecridin kaldırılması ve Kürt sorununun barışlı demokratik çözümü için
Eylül 2012’ de PKK’li siyasi tutsakları süresiz ve dönüşümsüz açlık
grevi başlatmışlardı. Açlık grevleri Kürt Halk önderi Sayın Abdullah
Öcalan’ın çağrısı üzerine 68.nci gününde sona erdirilmişti. Hemen
sonrasında 2013’un başında İmralı’ya HDP heyetinin ziyareti ile birlikte
devletin Sayın Öcalan’la dolaylı ve direkt görüşmeleri başlamıştı. Kürt
sorununun savaş dışı çözüm yol arayışlarına dair umudun arttığı
böylesine bir iklimde yaşanan Paris katliamını uluslararası komplodan
bağımsız değerlendiremeyiz.
Fransız istihbaratının bilgisi ve kollaması olmasaydı MİT
ajanının çok hareketli ve işlek olan bu caddede katliam yapması ve
saatler boyu orada beklemesi mümkün değil. MİT ve Fransa istihbaratının
el birliği ile üç devrimci Kürt kadını uluslararası komployu sürdürmek
isteyen güçlerce katledildikleri anlaşılmaktadır. Uluslararası
emperyalist kapitalist devletçi sistemin birinci dünya savasında bölge
ulus devletlerine pay ettiği Kürdistan, tarihi direnişçi çizgi sayesinde
statüye kavuşmasının değerli mücadelesi veriliyordu. Bunu kendileri ve
bölgesel devletler için risk gören küresel güçler, bir kez daha
Kürdistan’ı Ekim 1998 tarihinde statüsüzlüğe terk etmek istediler. Kürt
Halk Önderinin uluslararası komplo neticesinde tutuklanması ile başlayan
bu süreç bugünde sürdürülmek istenmektedir. Bakur Kürdistan’ının
2015’teki işgal hareketine sessiz kalmakla kalmayıp, askeri, ekonomik ve
diplomatik desteklerini esirgemeyen devletçi sistem, Efrîn ve Rojava
işgalinde de işgalciye arka çıkmaktan geri durmadı. Dünya insanlık
vicdani ve demokratik kamuoyunun ayaklanması yaşanmamış olsaydı
Rojava’nın tümden işgaline bile ses çıkarmayacaklardı.
Türk devletinin işgali, Kürt ve Kürdistan karşıtı diğer üç
(Iran, Irak, Suriye) egemenlikçi devletin stratejik çıkarlarına hizmet
etmesi nedeni ile ses çıkar-mamalarının yanında ABD ve Rusya’nın Türk
devletinin işgaline onay vermesi, Birleşmiş Milletler’in sessiz kalması
Avrupa Konseyi’nin yaptırımdan yoksun kınamayla yetinmesi uluslararası
komplonun devam ettiğini göstermektedir. Paris katliamına karar veren,
yaptıran ve karartmak isteyen güçlerin uluslararası komplodan bağımsız
hareket etmedikleri açığa çıkmıştır.
Kadın kurtuluş ideolojisinin Avrupa saha öncüsü
konumundaki bu üç Kürt kadınının katledilmesi özgürlük umudunu kırmak,
yükselen alternatif özgür Kürt siyasal yaşamını engellemek amacını
güdüyordu. Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümünü istemeyen
bölgesel ve küresel güçler el birliği ile çözüme dair umutların
tazelendiği 2013 başında bu katliama kalkışarak çözüm arayışına
kendilerince mesaj vermek istemişlerdi. İstendiğinde en ileri düzeydeki
kadrolara ulaşabileceklerini, onlara zarar verebilecekleri mesajıyla
başlayan olumlu havayı ve çözüm umudunu kırmak istemişlerdi.
Sakine Cansız (Sara) Kürt Siyasal Hareketinin ilk
kadrolarından olmanın tecrübe, birikim ve deneyimleri ile yüksek
düzeydeki öncülüğü ile genel hareketin çalışmalarını yürütüyordu. Fidan
Doğan (Rojbin) ve Leyla Şaylemez (Ronahi) ise hem KNK üyesi hem de Kürt
Siyasal Hareketi adına diplomasi çalışmalarında önemli oranda emek ve
deneyim sahibi olmanın yaygın ilişkisi içinde olan öncü kadınlardı. Üçü
birden Kürt ve Kürdistan statüsü için önemli ölçüde değerli emek ve
çalışma sahibi olan üç devrimci yurtsever kadındı. Devletçi sistem,
onların bu çalışmaları önüne geçmek adına siyasal, diplomatik ve
istihbaratı ilişki içindeydiler.
Yorumlar
Yorum Gönder