Sakine, inandıkları konusunda inatçı ve
eleştireldi. Türk ırkçılığına, sömürgeciliğine karşı akan su gibi
berraktı. Kongre ve toplantılarda tek kalma pahasına da olsa doğru
bildiğini savunmaktan sakınmazdı. Tartışır, çatışır ama uzlaşmazdı.
Muzaffer Ayata
Sakine Cansız hayatını Kürdistan devrimine adamış büyük
bir kadın devrimcidir. Bu büyük devrimciyi her yönüyle anlatabilmek iyi
bir araştırmayı ve yazım yeteneğini gerektirir. Bu açıdan onunla ilgili
anlattıklarımız arkadaşlığımız ve tanıklığımız çerçevesinde kısa bazı
kesitlerdir. Belki bu parçalar daha sonra bir araya getirilir ve daha
bütünlüklü bir anlatım, tanıtım ortaya çıkarılır.
Sakine’yi ilk tanımam 1977 yılının güzel bir bahar gününde olmuştu. Ankara’ya gelmişti. 20 yaşında dik duruşlu, gururlu, asil bir görüntüsü vardı. Kesire Yıldırım onların evine gidiyordum. Kesire ile yolda karşılaştığımızda bizi tanıştırmıştı.
Sakine’yi ilk tanımam 1977 yılının güzel bir bahar gününde olmuştu. Ankara’ya gelmişti. 20 yaşında dik duruşlu, gururlu, asil bir görüntüsü vardı. Kesire Yıldırım onların evine gidiyordum. Kesire ile yolda karşılaştığımızda bizi tanıştırmıştı.
O genç, zarif ve dik duruşlu görüntüsü hep kafamda kaldı.
İlk izlenimlerin önemli olduğu söylenir. Bendeki ilk izlenim de hala
gözlerimin önünde.
İlk tanışma
O dönemler kadın devrimcilerin sayısı fazla değildi. Ama
toplumdaki sosyal dönüşümler hızlıydı. Özellikle gençlik çok
hareketliydi. Birçok devrimci grup oluşmuş, yoğun bir siyasi, ideolojik
ayrışma ve tartışma almış başını gidiyordu. Ben Ankara’ya üniversiteye
kaydımı yaptıktan sonra Reber Apo onlarla tanışmış ve grup çalışmalarına
katılmaya başlamıştım.
Apocular grubu kendine özgü bir gruptu. Grup bileşenleri
oldukça nitelikliydi. Reber Apo’nun etrafında toplanan ve şekillenen
atak, dinamik ve arkadaşlık ilişkileri oldukça güçlüydü. Bu grup
sosyalist düşünceyi ve yaşamı esas aldığı için kadın arkadaşların
olmasından hiçbir rahatsızlık duymadı. Tersine kadın arkadaşların olması
hep isteniyordu. Olan arkadaşlar da kendilerini grup içinde çok rahat
hissediyorlardı. Buna rağmen Ankara’daki Apocular grubundaki kadın
sayısı fazla değildi. Bu gruba Sakine de dahil olmuştu. İlk
tanıştığımızda İzmir’den geldiğini söylemişti. O da arkadaşlarla
tanışmaya, konuşmaya gelmişti.
Sakine arkadaşla pratikte bir daha yolumuz kesişmedi. Ben
Mart 1980’de yakalandım ve Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gönderildim.
Sakine de daha sonra tutuklanıyor. 12 Eylül askeri darbesinden sonra
Elazığ grubu tutukluları da Diyarbakır’a getirildi. PKK iddianameleri
hazırlanmış ve davaları başlayacaktı. Bu yüzden ilgili davalar
Diyarbakır’da birleştirilmiş ve orası merkez olarak seçilmişti. Bu
nedenle Sakine de Diyarbakır cehenneminin müdavimleri arasına
katılmıştı.
Sakine hep direngendi
O dönemi yazdığım iki ciltlik kitapta az çok dile
getirdim. Kapsamlı bir çalışma yaptık. Kürt halkına reva görülen zulmün
unutulmaması ve hayatını verenlerin anısı yaşasın kaygısıyla Diyarbakır
Zindanı’nı yazdık. Amansız ve zalim yıllardı. O karanlık zamanları
anlamadan o dönemdeki direnişlere ve kahramanlıklara anlam vermek de
eksik kalır. Bugün herkes Kürtlerden ve Kürt sorunundan söz edebiliyor,
ama o zamanlar bunlar ölümcül kavramlardı. İşte o zamanlarda dik
durabilen, tarihe ve hakikate bağlı kalanlar yaşamları pahasına
bugünleri hazırladılar.
Diyarbakır Zindanı’nda vahşet o kadar egemen olmuştu ki,
koğuşların birbiriyle haberleşmesi ortadan kaldırılmıştı. Tutsaklar
ancak mahkemeye çıktıklarında birbirlerini görebiliyorlardı. Bu görmeler
de bildiğimiz anlamda bir görme değildi. Salonda sıralara oturtulur,
askerler başlarına dikilir, sağa sola bakmak yasaklanırdı. Birbiriyle
görüşme, konuşma kesin yasaklar arasındaydı.
Bu koşullara rağmen kadınlar koğuşunda Sakine’nin olduğunu
bilmemiz bizi rahatlatıyordu. Sakine’nin direngen kişiliği ve dik
duruşu biliniyordu. Sakine orada kaldığı süre boyunca düşman
karşısındaki duruşuyla kadınların her zaman koruyanı, kollayanı ve
direnen önder arkadaşlarıydı. İstisnasız kadın koğuşuna giren herkes
Sakine’den etkilenmiş ve onu bir daha unutmamıştır. İçtendi. Arkadaş ve
insan sevgisini herkese sunmaya ve herkesi kapsamaya hazırdı.
Esat Oktay’a kafa tutan bir kahramandı
O dönem birçok örgüt lideri ve önder kadro da
Diyarbakır’daydı. Adı sanı olan militanlar oradaydı. Ama zulüm ve zaman
kıskacında bunların önemli bir kısmı sıradanlaştı, hatta bazıları
itirafçılaştı. Örneğin Şahin Dönmez, Yıldırım Merkit gibileri. Ama
Sakine bir kadın olarak direnişçi kişiliğiyle bir yıldız gibi o
karanlıklarda parladı ve yükseldi. Zulüm tanrısı Esat Oktay’a kafa
tutmak ve tutum takınmak her babayiğidin harcı değildi. O zindanda
tavizsiz kişiliğiyle Esat Oktay’a kafa tutabilen, açıkça tavır alabilen
bir kadın kahramandı.
Sakine’nin mahkemede ve cezaevinde eğilip bükülmeyen açık
ve net bir duruşu vardı. Her aşamada kişiliğini, onurunu ve örgütünü
savundu. Görüşlerinden ve kişiliğinden taviz vermeyi aklından bile
geçirmedi. Sakine’nin kişiliğini ve duruşunu hiç haz etmese de Esat
Oktay da kabullenmek zorunda kalmıştı.
Sakine, Diyarbakır Zindanı’nda direniş ruhudur. Hayrileri
ve Mazlumları en iyi temsil eden ve onların çizgisinden ayrı düşmeyi
düşünmeyen oldukça net birisiydi. O koşullarda Apocu çizginin gerçek bir
savunucusuydu. Sakine örgütsel ve ideolojik duruşu kadar insani
duruşuyla da çok dikkat çekici çarpıcı özelliklere sahipti. Her insan
içindeki sevgiyi ve coşkuyu o düzeyde kimliğine ve davranışlarına
yansıtamaz.
Sakine özü sözü bir diye tarif edilen seçkin insan
örneğiydi de. İçindeki coşkuyu, sevgiyi ve tepkilerini gizlemeyi
beceremezdi. Koğuşlarına gelen kadın hangi örgütten veya görüşten olursa
olsun, hepsine kucak açardı. Sorunlarını paylaşır, sorunlarını
kendisine dert edinirdi. Çözüm için olanağı varsa asla kendisini geride
tutmazdı. Dili açık ve netti. Sevgisini de eleştirisini de net ortaya
koyardı. Onların yanında kalan ve daha sonra tahliye olan hiçbir kadın
Sakine’yi unutmadı. Ondan olumsuz söz edene rastlanmadı. Sakine hepsi
için hem bir direniş ve güven kaynağı hem de candan bir arkadaştı.
12 Eylül darbesinin imha ve inkar politikasına karşı
mahkemelerde siyasi savunma yapabilmek o dönem için hem tarihi önemde
olan bir tutum hem de ölümü göze almayı gerektiren büyük bir direnişti.
Siyasi savunma yapmak öncelikle idam dahil ağır bir cezayı göze almayı
da içeriyordu. Buna ek olarak cezaevinde ek işkenceleri ve hedef olmayı
da içeriyordu. Sakine bütün bu kaygıları ve korkuları geride bırakabilen
ve ideallerini her şeyin üstünde tutabilen inanç sahibi bir militandı.
Onun Önder Apo’ya bağlılığı ve güveni de kendine özgüydü. O
koşullarda bizleri ayakta tutan en önemli manevi kaynak Önderliğin sağ
ve dışarıda olmasıydı. O yaşıyorsa mutlaka bir şeyler yapar inancı en
büyük güç kaynağımızdı. Ama bu inanç Sakine’de bir başka dile geliyordu.
Bu inanç ve bağlılığını fırtınalı devrimci hayatında her dönem korudu.
Önderliğin İmralı’ya atılmasından ve çalkantılı iç süreçlere kadar
Sakine her aşamada Önderliğe tereddütsüz bir güven içinde kaldı.
Diyarbakır’da yaşanan direnişler, ölüm oruçları kadın
koğuşunda da her zaman yankısını buldu. Sakine her zaman kendisini
direnişe göre ayarlamaya ve genel yapıyla birlikte hareket etmeye
ayarladı. O dönem çok katı bir tecrit olmasına rağmen o hep duyarlı
kaldı. Aldığı bilgilere göre kendisini ve yanındakileri hazırladı.
Sürecin gerisine düşmeyi ve herhangi bir gerekçeyi öne sürmeyi
düşünmedi.
Sakine Diyarbakır’da direnişler başarıyla sonuçlanana ve
teslimiyet koşulları yıkılana kadar öncü bir militan arayışı ve duruşu
içinde oldu. Diyarbakır’ın karanlıklarından ve zulmün kalesinden alnının
akıyla çıkmayı başardı. Direniş sonrası cezaevinin yeniden
yapılandırılması ve örgütlenmesi çalışmalarında yerini aldı. İzolasyon
aşıldıktan sonra yapıyla daha fazla iç içe olarak yaşamını ve
çalışmalarını sürdürdü.
Yaşadıklarını ve tarihe tanıklığını not etmeyi ve yazmayı
da unutmadı. Hep bir şeyler karalamaya ve yazmaya çalıştı. Yazdıkları
önemli bir yekun tutacak miktarda. Okuyan, gelişmeleri izleyen ve
Önderliği izlemeye çalışan bir yapıdaydı her zaman.
Açlık grevleri
Sakine’yle Diyarbakır Cezaevi’nde görüşme imkanım hiç
olmadı. Benim cezam kesinleştiği için ben 1987’nin sonlarında
Eskişehir’e gönderildim. Kasım 1988’de de Amasya’ya sürüldüm. Amasya’ya
bir grup kadın tutsak da getirilmişti. Sakine de bunların içindeydi.
Amasya Cezaevi’nin koşulları çok geri ve kötüydü. Diğer cezaevindeki
direnişlerin sonuçları buraya yansımamıştı. Tutsaklar koğuşlara bile
verilmiyordu. Hücrelerde tutuluyorlardı. Direnenleri de başka yere
sürüyorlardı biz açlık grevinin 17. gününde oraya sürülmüştük. Açlık
grevini orada da sürdürdük. Koşulların kısmen düzeltilmesi sözü verdiler
ve bizi bir koğuşa aldılar.
Koğuşlar arası ilişki yasaktı. Tam bir izolasyon vardı.
Bunu kırmaya ve cezaevi idaresiyle tartışmaya başladık. Tartışmalar işe
yaramıyordu. Kendi yaratıcılığımızı ve olanaklarımızı kullanarak
ilişkiye geçtik. Nisan ayına kadar üç ciddi açlık grevi yaptık. Bu
eylemlerden sonra ancak cezaevine kitap alımlarını, açık görüş hakkını
elde edebildik. Zorlu bir çatışma konumuz da kadın koğuşuyla yapacağımız
görüşmeydi. Sonunda onu da kabul ettiler. Haftada iki saat görüşme
hakkı elde ettik. Sakine arkadaşla Ankara’daki görüşmemizden sonra
nihayet bir araya gelip görüşme şansına kavuştuk.
Sakine yine asil, canlı ve güler yüzlüydü. Sohbet ve
tartışma konularımız yine direnişler, hareketin sorunları ve örgütlenme,
eğitim üzerineydi. Onu hep içtenliği, sevgisi ve canlılığıyla
hatırlıyorum. Uzun yıllar sonra Avrupa’da karşılaştığımda yine karşımda
aynı Sakine’yi gördüm. Bir insan bu özelliklerini bunca belalı yıllara
ve zorluklara rağmen hiç kaybetmez mi, değiştirmez mi? Sanki Sakine hiç
Diyarbakır vahşetini yaşamamış ve badireler atlatmamıştı. Ne kadar sevgi
dolu ve arkadaşlık bağlılığını karşısındakine yansıtabiliyordu!
Bir yıla yakın Amasya’da kaldım ve hep görüşmeye,
haberleşmeye çalıştık. Görüşme olmadığı günlerde blok binaları üzerinden
onlara notlar atardık. Ancak onların bize ulaştırmaları çok zordu.
Bazen notları çatıda kalırdı. Bir gün çatıdaki notları idarenin eline
geçmesin diye Hasan Cepiki çatıya çıkardık. Askerler gördü. Ateş
etmediler ama bir krize yol açtı.
Tartışır, çatışır ama uzlaşmazdı
Sakine örgütsüz ve arkadaşsız yaşamayı düşünmezdi. Daha
doğrusu bu olgular olmadan kendisi olmazdı. Bu yaşam ve olgularla
bütünleşmişti.
1990 girmeden beni alıp Antep Cezaevi’ne sürdüler.
Sakine’yi de daha sonra Çanakkale’ye sürdüler. Tahliye olduğu güne kadar
mektuplaştık, haberleştik. Tahliye olduktan sonra Antep’e bizi ziyarete
geldi. Bir süre Türkiye’de kaldıktan sonra yurtdışına çıktı. Önderlik
alanı, Avrupa, dağ derken mücadelenin tüm alanlarında çalıştı.
Sakine’nin belirgin ve gelişen bir yanı da Alevi, Êzîdî ve
diğer inanç ve azınlıklar konusundaki duyarlılığıydı. İnançları gereği
ezilenleri ve azınlıkları hep savundu, hep hassas davrandı. Kadın sorunu
üzerine gidişi de tam militancaydı. Hareketin kuruluşundan beri içinde
olmasına rağmen kadın kimliğinin geri plana düşmesine veya zayıflamasına
izin vermedi. Kadının kurtuluş ideolojisi ve örgütlenme hakkını hep
savundu ve militanlığını yaptı.
Sakine’nin belirgin bir özelliği de inandıkları konusunda
inatçı ve eleştirel olmasıydı. Türk ırkçılığına, sömürgeciliğine karşı
akan su gibi berraktı. Kongre ve toplantılarda tek kalma pahasına da
olsa doğru bildiğini savunmaktan sakınmazdı. Tartışır, çatışır ama
uzlaşmazdı. En sert tartışmayı da yapsa arkadaşlara karşı bir kin ve
kırgınlık taşımazdı. Onlara karşı uzlaşmalara veya zora sokmaya
gitmezdi. Tartışır, kavgasını yapar ama çıkar beraber ölüme de giderdi.
Hep zor zamanların insanıydı
Bir insan 35 yılı aşkın zorlu yılları geride bırakacak ama
bağlılığından ve sevgisinden, inançlarından bir şey kaybetmeyecek! Bu
kolay başarılabilecek bir durum değildir. Sakine hep zor zamanların
insanıydı. En karanlık ve zor anlarda hiç yalpalamadı. Partiye ve
Önderliğe olan bağlılığında bir zayıflama yaşanmadı.
Zorluklar imkansızlıklar ne olursa olsun onda gerçek üstü
diyebileceğimiz bir PKK bağlılığı vardı. Onun için PKK sihirli bir
güçtü. Parti mutlaka yapar, zorluğu aşar. Ruhen ve beynen kendisini onun
içine yerleştirmiş ve bütünleştirmişti. Parti ve arkadaşlar dışında
onun bir yaşam tasavvuru yoktu. Hayal dünyası ve gerçek yaşamı bunun
üzerine kuruluydu.
Sakine özgün bir Dersimliydi de. O Bese, Alişer ve Seyit
Rızaların çağdaş temsilcisiydi. Köklerini Dersim’in derinliklerine
salmıştı. O tarihsel kökten ve mirastan geliyordu. Dağlar gibi dik,
engin ve yüce bir duruşa sahipti. Asiydi, kavgacıydı. Ama o dağların
asaletini de üzerinde çok güzel taşıyordu. Bir insana, özellikle bir
kadına asilik ve asalet ancak bu kadar yakışırdı.
Sakine Kürt kadının bilim ve direnişle birleşmiş öncü
karakteriydi. Kürdistan’da kurucu bir geleneği ve geçmişi temsil
ediyordu. Toprak, tarih ve ülke sevgisini dile getiriyordu. Hesapsız,
çıkarsız bir adanmışlığı ve ölümüne bir arkadaş sevgisini ve bağlılığını
ifade ediyordu. O bizim kaynaşmış, birleşmiş arkadaşlık ruhumuzdu. Bu
ruhumuzu öldürmek istediler. Ama bu bizim en güçlü yanımızdı. Bu
saldırılar bu hareketi ve halkı zayıflatamaz. Birlik ve zafer yolunda bu
halk ve hareket yürüyüşünü daha da güçlendirecektir.
Yorumlar
Yorum Gönder