Son günlerde Ortadoğu’da yaşanan süreç başka birçok şeyin
yanı sıra İran ve ABD yönetimlerinin pespayeliğini bir kez daha
sergiledi.
İran yönetimi hem Süleymani’nin öldürülmesi sonrası
verdiği alttan alma diye tabir edebileceğimiz türden bir karşılıkla
kendi iddialarıyla çelişen bir pozisyona geldi. Uçak düşürme hadisesi
ise neresinden bakılırsa bakılsın molla rejiminin kriz anlarında yönetme
becerisinin bir hayli düştüğünü göstermesi açısından dikkate değer.
Doğal olarak İran’ın bölgedeki müttefikleri İran yönetiminin bu düşme
halini, kendi gelecekleri açısından yeniden gözden geçireceklerdir.
Tabii milliyetçi hezeyanın yerine ülkenin sokaklarının yeniden rejimi
protesto eden halk tarafından doldurulması her şeyden daha önemli.
Trump yönetimine gelince suikastın ağırlıkla Trump’ın
seçim çalışmasının bir parçası olarak cereyan ettiği sonrası hem
Senato’nun her iki kanadından gelen tepkiler hem de Savunma Bakanı
Esper’in istihbarat yetkililerinden gelen bilgilere göre İran’ın 4 ABD
elçiliğine saldırmayı planladığına dair somut bir kanıt görmediğini
ifade etmesi, Trump’ın kendi iktidarının geleceği için yalan söylemekten
geri durmayacağını bir kez daha gösteriyor. Çünkü Trump, Süleymani’nin
öldürülme nedeni olarak, elçiliklere Süleymani’nin saldırı planlandığı
gerekçesini ileri sürmüştü. Aynı zamanda bu durum Pentagon’un başındaki
kişinin hiçe sayıldığının belgelenmesi açısından da önemli. Elbette
homurdanmalar olsa da Trump şimdilik İran meselesinden istediğini aldı.
Seçim sakızına “yeni bir destan” eklemenin yanı sıra Aramco saldırısıyla
bölgede kaybettiği prestiji kısmen yeniden kazandı. İran’ı hedef
tahtasına oturtan sermaye-inanç kombinasyonunu oluşturan kesimlerin
gevşeyen desteğini de sağlama aldı. Netanyahu yönetimi yeniden umutlandı
fakat ABD’nin bölgedeki diğer müttefikleri için aynı şey söylenemez.
Hikayenin burada biteceğini düşünmek için ise bir hayli
erken. Kuşkusuz İran yatay çalışmalarla aynı zamanda ideolojik etkisini
de kullanarak, açıktan meydan okumadan ama zaman zaman ABD’yi zorlayarak
yeniden avantaj sağlamaya çalışacaktır. Bu elbette bölge halklarının
beklentilerini karşılayacak bir yönelim değil, demokratikleşmeden uzak.
Bölge ülkelerindeki halkların arayışını mevcut ABD yönetiminin de
kavramaya niyeti olmadığı gibi buna isteği olsa dahi anlama
kapasitesinin sınırlı olduğunu ABD müdahaleciliğinin tarihi belgeler
nitelikte. Hele hele Trump gibi “maliyetler” üzerinden günü birlik,
bencilce hesaplar yapan birinin liderlik ettiği bir zihniyetin yıkımdan
başka bir şey üretebileceğine dair bir işaret yok. Coğrafyayı çöküntü
altında kalmaktan kurtarabilecek tek şey bölgedeki halkların
devrimci-demokratik dinamikleridir. Bu aynı zamanda ABD’nin bölgeden
kovulması ve savaşın sürdürücüsü olan devletlerin de sonu anlamına
geliyor.
Bütün bu çekişmelerden ayrı düşünemeyeceğimiz postmodern
karakterli paylaşım savaşının Libya cephesine gelince, bu süreçte
Rusya’nın stratejik düşünmesinin verimini aldığından söz etmek yanlış
olmaz. Putin iktidarının uzun vadeli yaklaşımıyla eldeki sınırlı
ekonomik ve askeri olanakları hem Ortadoğu hem de Afrika’da etkin bir
biçimde kullanarak emperyalist nüfuz alanını genişlettiği görülüyor.
General Hafter’in ateşkes anlaşmasını imzalamadan (belki de savaşı
kazanacağından artık emin olarak) Moskova’dan ayrılması Putin
yönetiminin yönlendirmesi sonucu değilse elbette Rusya adına bir
“başarısızlık” olarak görülmeli ama sadece şimdilik kaydıyla.
Rus yönetimi ikili oyunları sürdürmeye alışık, hatta AB
üzerinden işini daha da sağlama alabilir. Burada asıl faturanın Rusya
tarafından boyunduruğa alınmış, Moskova’da gevşeyip gardını iyice
düşürmüş olan TC yönetimine çıkma olasılığı ise çok daha yüksek. Bunun
önümüzdeki günlerde alenileşmiş halini hem Libya hem de Suriye’de
göreceğiz. Belki bir emir-demir ilişkisinden şu anda söz edilemese de
Rusya’nın TC’nin hırslarını kullanarak her seferinde TC’yi önemli ölçüde
yönlendirdiği de belirgin. TC’nin Rusya’ya olan bağımlılığının
artmasının halklar açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı ise aşikar.
Bağımlılık ilişkisi Rusya’daki hakim zihniyetin ömrünü uzatacağı gibi
TC’de de Rusya benzeri bir “demokrasi”nin kurulmasını zorlayacaktır.
TC’deki hakim çevrelerin böyle bir şeye gönüllü oldukları, yapmaya
çalıştıkları ise bir diğer gerçek.
İklim ve kapitalizmin krizinin iç içe geçtiği zeminde
yürüyen bütün bu süreçlerin hiç kuşkusuz önceden belirlenmiş bir
senaryosu yok. Olacaklar, doğrudan çekişmeler ve mücadelelerin neyi ne
kadar yönlendirebileceğine bağlı. Mevcut paylaşım savaşının sürdürücüsü
ana aktörler ve savaşın karakterine yüklü olan belirsizlikler ise
yapılan değerlendirmelere çoğu zaman “şimdilik” ibaresini eklemeyi
kaçınılmaz kılıyor. Neticede köklü değişimlerin yaşandığı bu devirde
somutta ne olduğuna bakmayıp hele hele doğrudan yapanı olmadığınız
hikayenin sonunda iyilerin muradına erdiği inancıyla davranmanın ve
bilinen klişelere sığınmanın sizin iyi bir “mümin” olduğunuzu
kanıtlamaktan öte bir anlamı olmaz…
Yorumlar
Yorum Gönder