Yeniden sözlü hafızaya dönmemiz, son kaynaklarına
mutlaka ulaşmamız lazım. Kürtçe ve Zazaca en güzel ve en doğru söyleme
tarzını öğrenebileceğimiz okul burasıdır. Yüzlerce, binlerce yıldan
gelen bir söylem geleneğimiz var. En büyük zenginliğimiz budur.
DİCLE MÜFTÜOĞLU – ÖZGÜR PAKSOY / MA/AMED
Dersim müziğinin önemli temsilcilerinden Metin-Kemal
Kahraman kardeşler, yaklaşık 30 yıldır üretmeye, söylemeye devam ediyor.
İkili, kendi eserlerinden oluşan birçok albümün yanı sıra başta
Dersim’den derledikleri eserleri de dinleyicileriyle buluşturdu. Amed’in
Sur ilçesinde bir araya geldiğimiz Kemal Kahraman ile kendi
çalışmaları, müzik, sanat ve siyasete kadar birçok konu üzerine
konuştuk.
Son dönemde birçok kentte konserler verdiniz. Nasıl geçti, dinleyicilerden nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Öncelikle çok yerde konser veremiyoruz. Evet, bir
ısrarımız var ama süreci biliyorsunuz. Ben 2014’te Türkiye’ye geri
geldim. Aktüel olan bütün siyasi süreçler, her ortamı etkiliyor.
Türkiye’de de siyasi ortam çok hızlı değişebiliyor. Bugünden yarına yeni
durumlar gelişebiliyor. Bizim de kendi sanatımızı icra ettiğimiz
alanlar hemen politize ediliyor.
Örneğin, İstanbul’da biraz sıkışmış durumdayız. Şişli
Kültür Merkezi ile Kadıköy Halk Eğitim Merkezi arasında gidip geliyoruz.
Başka hiçbir salonda yer bulamıyorsunuz. Memleketimizde, bölgemizde,
seçimler oldu. Kazananlar kazandı, kaybedenler kaybetti. Bölgede de
belediyelerimiz kazanmıştı ancak çok kısa bir süre içerisinde yeniden
kayyumlar atandı. En güzel salonlar yeniden bize kapatıldı. Yine düğün
salonlarına ya da türkü bar ortamlarına mecbur edildik. Çok şikayetçi
değiliz, her yerde sanatımızı icra ederiz. Çok büyük, konforlu salonlar
da olmak zorunda değil. Ancak bunlar varken, bizi ve dinleyicilerimizi
müzik için düşünülmemiş mekanlara mecbur etmeleri bir politikadır. O
anlamda sıkıntılıyız.
Anlattığınız böyle zorlu koşullarda sizi dinlemeye gelenleri tepkileri nasıl oluyor?
İstanbul’da sık sık konserlerimiz oluyor. Maviş Güneşer’in
”Ax De Vaji” albümünün yeni çıkması vesilesiyle Dersim’e iki
girişimimiz oldu. Orada da 250-300 kişilik salonumuz var. Onun dışında
Diyarbakır, Van, Mardin, Batman gibi kentlere istisna gibi
gelebiliyoruz. Şimdi de kendi özel arkadaş çevremiz üzerinden kurduğumuz
ilişkilerle buradayız. Dinleyicinin tepkisi çok güzel. Dinleyiciler
siyasi süreçlerin, durumun farkında. Dinleyici de daha uygun, müzik için
kurulmuş ortamlarda bizi görmek istediğini söylüyor. Ama şarkılarımızı
söylemeye başladığımız andan itibaren büyük bir keyifle birlikte
söylüyoruz. Coşkulu, cömert bir dinleyicimiz var. Dinleyicilerimizi
seviyoruz, bölge dinleyicilerimizi özellikle seviyoruz.
2015’ten bu yana Türkiye’de hem siyasal
hem de yaşam anlamında iyi şeylerden söz etmek mümkün değil. Bu süreç
boyunca birçok katliam yaşandı yine kayyumlar, ihraçlar gibi birçok kötü
şeyden söz etmek mümkün. İnsanların nefes alabileceği ortam yok. Bu
atmosfer sizin sanatınızı ve üretiminizi nasıl etkiliyor?
Sanat ırmak gibidir. Akar, kendi yolunu bulur. Zaten öyle
olmazsa, sanat olmazdı. Sanat; sözünüzü söyleyemediğimiz ortamda
sözünüzü söylemenin imkanıdır. Farklı imkanlarla kendinizi ifade
edemediğiniz en baskıcı ortamlarda bile sanat; insanın kendi iç ve
düşünce dünyanızı yansıttığınız bir imkandır. Sanatın gücü burada doğdu.
Direkt hayatla bağı olmasaydı, gerçekten baskıcı ve şiddet ortamları
sanatı çökertmiş olurdu. Aksine baskıcı dönemler ve ortamlar sanatı
kamçılıyor. Bastırıp yok etmek bir yana, çok güçlü sanat eserlerinin
çıkmasına sebep olabiliyor. Baskıcı ortam, sanatın, hayat alanlarının
var oluşunu engelleyemez. Salonlar kapatılırsa, biz evimizde toplanır,
çalarız. Onu yapamazsak, bir kafede toplanırız. Sonuçta insanın olduğu
her yerde müziğin, şiirin yeri var. Baskıcı ortamlar sanatın önüne
geçemez. Bizi daha kötü salonlara, tekniklere mecbur edebilir ama
sanatın önüne geçemez.
Kürt müziğini genel olarak değerlendirecek
olursak, geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz. Ve özellikle de
ayrı bir kategoride yer alan Dersim müziğinin durumunu nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Aslında Kürt müziği, Zaza müziği, Türk müziği
kavramlarının sanat açısından çok verimli olmadığını düşünüyorum.
Bölgelerin müzikleri var. Kültür bölgeleri var ve bu bölgelerin kendi
makamları, melodileri ve söyleme tarzları var. Botan diyoruz; Serhat
diyoruz; Dersim diyoruz; daha geniş Balkanlar var, Karadeniz kültürü
var. Dersim’de aynı melodi ile söylenmiş Kürtçe, Zazaca, Türkçe türkü
bulabilirim. Ondan dolayı müziğin Kürdü, Türkü, Zazası yok. Diller,
Kürtçe, Zazaca, Türkçe müzik var. Müzikal yapılara, melodilere,
armonilere, ritimlere baktığımızda aslında bölgeler var. Bu bölgelerde
de dilleri aşan bir söyleme tarzı gelişiyor. Bu anlamda Kürtçe müzik
açısından baktığımızda, 90’larla kıyaslayıp bugüne bakarsak, bugün
gerçekten Kürt çevrelerinde yetişmiş müzisyenimiz çok. 90’larda biraz
yoksulduk. Niyetimiz güzeldi, müzik ve sanat yapmak istiyorduk ama bunun
alt yapısına sahip değildik. 90’lardan itibaren hem kendi
geliştirdiğimiz kurumlarımız hem de gençlerimizin biraz daha ufkunun
açılmasıyla, okumuş, yazmış, konservatuar bitirmiş gençler daha çok.
Fakat bir kısırlık, tıkanmışlık var. Bir tıkanıklık görüyorum.
Kaldığı kadarıyla yeniden otantik alanlara dönmemiz lazım.
Özellikle 90’lardan itibaren bölgemizde otantik kültür alanları çok
eritildi, herkes büyükşehirlere göçertildi. Kürt dilinin yaşadığı hayat
alanları da boşaldı. Bunları temsil edebilen insanlar şehirlerin
varoşlarında kimsenin haberi olmadan yaşayıp öldüler. Ama yine de bu
konuda çalışan arkadaşlarımıza hem de bu konuda iddialı olan
kurumlarımıza diyorum; yeniden sözlü hafızaya dönmemiz, son kaynaklarına
mutlaka ulaşmamız lazım.
Kürtçe ve Zazaca en güzel ve en doğru söyleme tarzını
öğrenebileceğimiz okul burasıdır. Yüzlerce, binlerce yıldan gelen bir
söylem geleneğimiz var. En büyük zenginliğimiz budur. Bizim yazılı
kültüre geç geçişimiz sanıldığı gibi dezavantaj değildir. Çok büyük bir
avantajdır. Çünkü son 30 yılın bize öğrettiği en önemli şeylerden biri;
yazı tarihteki en büyük siyaset ve manipülasyon aracıdır. Sözün hafızası
yazının hafızasından duru ve derindir. Bizler Anadolu ve
Mezopotamya’nın kadim halkları olarak bu topraklardaki sözlü hafızayı
temsil ediyoruz. Bütün insanlık kendi köklerini ararken, bu topraklara
geliyor. Bu topraklardan çıkacak kaynaklara bakıyor. Yerin altından
çıkacak verilere bakıyor. Diyoruz ki; bütün bu veriler insanlığın
hafızasını bize anlaşılır kılacak, önemli kaynaklardır. Ama en az onlar
kadar değerli, yerin üstünde de devam eden, yaşayan bir hafıza var.
Kırılmış, dökülmüş, hırpalanmış, olabilir ama burada da yerin üstünde
bir hafıza var. Kürtçe bunun en önemli kaynaklarından ve
taşıyıcılarından biridir. Bu hafıza ile buluşup, sözün hafızasından
yazıya ve yazılı tarihe bakmak, sadece Kürtlüğe ve Zazalığa değil, bütün
insanlığa söyleyecek, sözleri olan bir durum yaratabilir.
Mesela Şahmaran tartışması, kökleri Gılgamış’a,
Gılgamış’ın evveliyatına giden bir masaldır. Bunu en iyi sözlü hafızayla
bugüne kadar getirebilen bölgemizin insanıdır, bizim kültürümüzdür. O
yüzden Kürt müziği şöyledir, böyledir tartışmasını yürütmekten öte,
benim gördüğüm en temel tartışma noktası budur. Yüzümüzü tekrar sözlü
hafızaya ve sözlü hafıza taşıyıcılarına dönmemiz lazım. Kültürel
hafızayı anlamaya çalışmamız lazım. Türk Dil Kurumu veya Türk Tarih
Kurumu gibi kurumlara özenip, ideolojik yapay hafızalar üretmeyi Kürtlük
adına kazanç saymamamız lazım. TDK’nin yarattığı en büyük tahribat,
bizzat Türklük hafızası üzerinde olmuştur. Bütün Türklük bugün ideolojik
bir hafızayla kendini tarif eder. Biz ise kültürel bir hafızanın
temsilcisiyiz. İdeolojik hafıza her dönemde bir gücün temsilcisidir.
Dolayısıyla ”sizi döverim” der ve herkesi kendi rengine boyar. Kültürel
hafıza ise kendisi için yeni hayat alanları arar. Düzleri boyayan
hegemonyadan kaçmak için yerine göre dağlara sığınır, onun ulaşamayacağı
alanlara gider. Bizler dağlı bir halkız. Bizim karakterimizi belirleyen
dağdır. Sözlü hafızayı temsil etmemizin temel imkanı bu dağlara
sığınmamızdır. Anadolu’nun da en derin sözlü hafızası dağlardadır. İster
Toroslara gidin ister nereye giderseniz gidin, ne kadar yükseğe
çıkarsanız, o kadar derin bir hafıza ile buluşursunuz. Gençlere,
kurumlarımıza, şöyle söyleyeyim; ideolojik bir hafıza kurmak yerine
kendi kültürel hafızamızı anlamanın yöntemlerini geliştirmeliyiz. Bunun
ifade imkanlarını aramalıyız. Kendi makamlarımız, armoni imkanlarımız,
ritimlerimiz bunları çağın ve zamanın modalarına uydurmak yerine, bunlar
da değerdir. Kaybolan, bizim sırtımızı döndüğümüz tarafta kalanlardır.
Bir an önce bunları kayıt altına alıp, bizden sonraki kuşağa, sözden
bize nasıl devrolmuşsa öylece aktarmayı sorumluluk olarak görmemiz
lazım.
Sorunun ikinci kısmına dönecek olursak Dersim müziği için neler söyleyebilirsiniz?
Dersim’in de farklı bir karakteri var. Türkiye siyasi
sınırları içerisinde Alevi nüfusunun yoğun olduğu tek bölge. Türkiye
geneli için yüzde 99’u Müslüman denir. Dersim özgünlüğünde yüzde 99
Alevi dediğimiz bir bölgedir. Alevilikte müzik ibadetin bir unsurudur.
Bağlama çalmak, bağlama ile cem cemaat yürütmek, deyişlerle, beyitlerle,
klamlarla bütün o teolojiyi, kurumsallığı aktarmak, bizim
kaynaklarımızdır. Bunlar Alevi öğretisini aktaran sözlü hafıza
imkânıdır. Değişler, beyitler, birinin aşka gelip söylediği şeyler
değildir. Aşksız değillerdir. Hepsi en yüksek aşk hissiyatıyla
söylenmiştir. Ama bunlar temelde zaten var olan bir öğretinin ve mana
sisteminin yeniden yeniden üretilmesi ve söylenmesidir. O anlamda
değişlerden, beyitlerden Alevi teolojisini, yani yaradılış kurgusunu,
insan algısını, tanrı algısını, her şeyle ilgili tüm teorik kurguyu bu
beyitler üzerinden öğreniriz. Ve kuşaktan kuşağa aktarırız. Dolayısıyla
müziğin sadece bir keyif almaktan öte hayatın direk içinde bir yeri var.
Güzel söz söylemenin ve bunu müzikle söyleminin bir değeri ve itibarı
var. Alevilikte müzik, yani o aşıklık bir mertebedir. Çok itibar görür,
değer görür, el üstünde tutulur. Güzel söz söyleyen, güzel bağlama
çalan, güzel müzikler yapan insanlar el üstünde tutulur. Dolayısıyla
hayatın bütün dokusunu işlemiş bir söyleme geleneği vardır. Bu bizim
kuşaklarımıza geldiğinde körelmiştir. Zengin ve canlı bir hayat alanı
varken, bizim dönemimizde daha da gerilemiştir. Biz o kaynakla, damarla
yeniden buluşmaya çalışıyoruz. O kaynağın, damarın bugünkü icraatları
olmaya çalışıyoruz. Dersim’de de müziğin böyle güzel bir yeri vardır.
Biraz da sizin müziğinizi konuşmak
istiyorum. 90’lardan bugüne müzik yapıyorsunuz. O günlerden bugüne bir
Metin Kemal Kahraman külliyatı oluştu diyebiliriz. Bundan sonra Metin
Kemal Kahraman nasıl ilerleyecek?
Bizim 90’lardan itibaren yayınladığımız albümlerimiz; bir
taraftan kendi solo şarkılarımız, kendi bestelerimizi icra ettiğimiz
eserler var. Diğer taraftan tercihlerimiz üzerinden Dersim sözlü
hafızasını kayıt altına almak, onları öğrenme gibi bir çalışma süreci
var. Öğrenme sürecimizde biz fark ettiklerimizi imkânlarımız ölçüsünde
dinleyicilerimizle paylaşmaya çalıştık. Bir taraftan ”Deniz Koydum
Adını”, ”Renklerde Yaşamak”, ”Ferfecir”, ”Meyman” gibi kendi
şarkılarımız üzerine kurulu albümler yayınlarken, bir taraftan da
1990’lardan itibaren, ilki 1995’te 1938 ile ilgili hazırladığımız
dokümanter bir video, 1997’de ”Yaşlılar Dersim Türküleri Söylüyor” diye
bir Dersim müziğini örnekleyen dokümanter çalışmamız vardı.
Dersim’deki Alevi literatürünü Zazaca ve Kürtçe
örneklerini öne çıkararak, hani yoktur denilen, Aleviliğin ibadet dili
Türkçedir diye klişeleşmiş teze rağmen… Nasıl Zazaca’da, Kürtçe’de
beyitler, deyişler varmış, cem cemaat nasıl Zazaca, Kürtçe’de
gülüyormuş, nasıl bir literatüre dayanıyormuş, bunun örneklerini sunan,
paylaşan çalışmalar yaptık. 2010’da Şahmaran’ı yayınladık. Şahmaran, çok
önemli, derin bir tartışmadır. Sadece bir masal olmaktan öte ki çok
mükemmel bir masaldır. Ama bu hikâye boyutu bir tarafa, diğer taraftan
kültürler ve dinler tarihinde Şahmaran sembolüdür. Şahmaran çift
cinslidir. İki cinsi kendinde toplayan tanrının adıdır. Zazaca
Şahmaran’da, insan tarafı erkektir, sakallıdır ve yaşlıdır. Diğer
motiflerin hepsinde kadındır.
Evet, sizin albümünüzde ”Şahmaran belki de lokman hekimin oğludur” sözü ile başlıyor.
Böyle başlıyor evet. Bütün hikâye bu tezi, bu cümleyi
anlaşılır kılıyor. Masal başladığı yerde biter ve daireyi tamamlar.
Şahmaran çok mükemmel bir kurgudur. İşte kültür tarihinde yeri nedir,
Gılgamış ile ilişkisi nedir, ölüm-ölümsüzlük temasıyla ilgisi nedir?
Gılgamış’ta ölümsüzlük peşindedir. Şahmaran da bir ölümsüzlük
meselesidir. Bunlar aslında insanoğlunun en temel varoluş sorularının
metinleridir. Bizimde 1990’larda kendimiz adına sorduğumuz “Ben kimim?”,
“Ben niye geldim?”, “Hayat nedir?”, “Ölüm nedir?”, “Ne için yaşamalı?”,
“Ölümsüzlük mümkün müdür?”, “Mümkün değilse bu sınırlı hayatı ne için
yaşamalı?”, “Aşk nedir?” Bütün bu varoluş sorularının cevabını arayan
bir metindir. Gılgamış’ta öyledir. Gılgamış bir destan değildir.
Gılgamış kendi döneminin kutsal kitabıdır. Yani insanlığın en temel
varoluş sorularını soran ve buna cevap arayan bir metindir.
Buradan bizim çalışmamıza dönecek olursak en büyük
projemiz, 30 yılın birikimini sözlü kültür kütüphanesinde
birleştirmektir. 25-30 senede Dersim özgünlüğünde yaptığımız sözlü
kültür çalışmalarını -ki bunlar hayatın her alanını ilgilendiren
eserlerdir. Müzik ve şarkılar derlemek için başlamıştık işe ama çok kısa
bir zaman içerisinde fark ettik ki, dili, masalları, şarkıları, her
şeyi kayıt altına almak önemli. Çünkü her şeyi avucunuzdan akıp gidiyor.
Bizden önce ölen kuşakla birlikte bir sürü değer gitti. O zaman biz
kendi imkânlarımızla her şeyi kaydetmeliyiz. Hiçbir şeyi bilmiyorum
diyen bir insan bile Zazaca, Kürtçe ya da hangi dili konuşuyorsa, ”bize
lütfen hayat hikâyeni anlat, o dilde konuş biz onu kaydedelim”
denilmeli. Amacımız sözlü kültür kütüphanesi oluşturmak.
Kütüphane deyince illa yazılı bir metin değil. Bir web
sitesi kurmak ve bütün bu kayıtları bir kütüphanede olduğu gibi
kategorize ederek, 38 anlatıları, masallar, ağıtlar, aşiret kavgalarında
ölenlere yakılan ağıtlar, devletle kavgada ölenlere yakılmış ağıtlar
gibi kategoriler çerçevesinde sınırlandırıp, herkesin dinleyip
izleyebileceği ve okuyabileceği, hatta zamanla bunları İngilizce ve
Türkçe’ye çevirip, başka dillerde okunmasını sağlamak gibi büyük bir
projemiz var. Bunu yapabilirsek, belki de Metin Kemal Kahraman külliyatı
ilk kez görülmüş olacak.
Yakın zamanda Dersim 38’de yer alan bir
askerin günlüğü yayınlandı. Okuduğunuzda insanın kanını donduran,
”kötülüğün sıradanlığı” denecek ölçüde, yemek yer, su içer gibi bir
soykırımdan söz ediş var. İlk kez duyulan şeyler değil ama bir kez daha
duymak neler hissettirdi?
Biz zaten 30 senedir en az yüz iki yüz kişiden bu
kötülüğün sıradanlaşmasına ilişkin akla hayale gelmeyecek fantezilerle
dolu zulüm süreçlerini gördük, hikayelerini dinledik. 1935’ten 38’e
kadar dönem gazetelerini kitaplaştırmak lazım. Dönemin Cumhuriyet’ini
okusanız, dönemin medyasının meseleyi nasıl tartıştığını, gördüğünü, o
kitaptan gördüğünüz şeylerden hiç farkı yok. Dönemin medyası zaten bu
dönemin meşruluğu içerisinde soykırımı çok büyük çok ilerici bir hareket
olarak görülüyor. Barbarların, ilkellerin, gericilerin, tasfiye
edildiği bir ilericilik hareketi olarak görüyor. 25 sene öncesinde
hepimizin elinde Mehmet Bayrak’ın getirdiği bir orijinalin fotokopisi
olarak vardı; “Genelkurmay belgelerinde Dersim” diye. Devlet kendisi,
zaten neyi nasıl yapacağını, niye yapacağını anlatmış. Yeni bir kaynağa
ihtiyaç yok, her şey aleni.
Vatan Partisi, Dersim tarihi ve kültüründe
önemli bir yere sahip olan Seyit Rıza’nın adının ve heykelinin
kaldırılmasını istedi. Dersimli bir sanatçı olarak bunu nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Bunlar olur. Seyit Rıza heykeli kaldırılabilir. O sokağın,
meydanın adı silinebilir. İyi de Seyit Rıza heykeli 10-15 senedir orda.
O meydan Seyit Rıza’ya o adı vermedi, bizim hafızamızda Seyit Rıza’ydı.
O heykel oraya dikilmeden de Seyit Rıza’ydı. Çünkü bir haklılığı,
hakikati temsil ediyordu. Bir zulüm sürecinde mazlum pozisyonundaydı.
Onlar bastırdıkça gönlümüzde, aklımızda, zihnimizde, daha da yukarı
çıkan, daha da ilahlaşmaya yaklaşan bir isme dönüşüyor. Pir Sultan’ı
silebiliyor musunuz? Pir Sultan’ı asmışlar mesela. “Kırk yıl dağda
gezdim geyikler ile” diyor. Böyle bir zulüm sürecini kendisi yaşamış.
Ama bu sözünü ettiğim sözlü hafıza o değeri hatta bütün değerleri,
mükemmelleştirerek bize kadar getirmiş. Seyit Rıza’nın adını oradan
silebilirler, bunu güçlerine dayanarak yapabilirler ama bu bizim
hafızamızdan Seyit Rıza’yı silmez. Onu yeni bir Pir Sultan yapar, yeni
bir Nesîmî yapar. Onlar da kendi yapmışlıklarıyla, kendi yoksul, zalim
düşünce ve siyasetlerini göstermiş olurlar.
Yakın dönemde bir grup aydın tarafından
Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında yaşayan halkların dil ve
kültürlerini korumak amacıyla Dil ve Kültürler Ağı kuruldu. Bu tarz
çalışmaları nasıl buluyorsunuz?
1990’lardan beri diller, kültürler, bölge halkları hep
konuşuluyor. Ne yazık ki hem kurumlarımız hem bireysel yönlü çabalarımız
bu konuda bir şey getiremedi. Niyet güzel ama perspektif yok.
Belediyeciliğimizde öyle oldu. Bunu da söylememiz lazım. Şimdi yine
mazlum pozisyonundayız, o yüzden konuşamıyoruz. Belediye başkanlarımız
alındı, devletin şiddeti söylemek istediklerimizi söyleme konusunda bir
kez daha düşünmemize sebep oluyor. Ama bence HDP 1990’lardan itibaren
yaptığı belediyeciliği oturup temelden, tepeden tırnağa bir tartışmak
zorunda. Herkese açarak tartışmak zorunda. Aslında çok güzel şeyler
yapabilirdik, dillerimiz, kültürlerimiz, inançlarımız için.
Bu konuda farklı bir iş yapma tarzımız ve adabımız
olduğunu gösteremedik. Belediyeciliğimiz işte; Diyarbakır’dayız, canım
yanıyor. İstanbul’da ne kadar beton görüyorsam onun kat be kat fazlasını
Diyarbakır’da görünce, bizim demek ki idare etmekte bir farkımız yok
diyorum. İş yapma tarzımızda, belediyeciliğimizde, şehirciliğimizde,
kültürlere, dillere yaklaşımda bir fark yaratamamışız. Zazaca mesela;
1990’lardan beri bir Kürt mücadelesi var, geldiğimiz noktada UNESCO
Zazaca’yı ölmek üzere olan diller listesine aldı. Bu savaş sürecinin
kendisi de bir şey getirmemiş, tam tersine belki de var olan hayat
alanlarının çökmesine imkan vererek, karşı tarafın saldırılarıyla daha
da kötü duruma geldik.
Bugün en azından halen böyle bir niyet varsa, niyeti yine
de samimi bulalım, çabayı önemli bir başlangıç olarak kabul edelim.
Özellikle en alttakilerden başlamak lazım. Mesela Êzidîlikten, Kürt
kurumlarının hepsi Êzidîliği övüyorlar ama bununla ile ilgili hiçbir şey
bilmiyoruz. Hiçbir çalışma yok. Bu dilin, kültürlerin bizzat
temsilcilerine geri dönmemiz lazım. Kayıtlar, sözlü arşivler, birikim
oluşturmamız lazım. Bunu da ehil insanların denetiminde herkesin
faydalanabileceği bir kurumsallığa dönüştürmemiz lazım. Bu anlamda
değerli bir çalışmadır, niyet güzeldir. Ama yöntem olarak en azından
böyle bir şey tercih edilirse, alana dönülürse, kaynak olarak en doğru,
taşıyıcılar neredeyse bulmalı. Dünyanın her tarafına dağıldık. Dağlardan
indik, kendi şehirlerimizin varoşlarındayız. En büyük Kürt nüfusu bir
klişe ama İstanbul’da. Botan’dan, Serhat’tan zamanında İstanbul’a göç
edip, şu anda herhangi varoş bir mahallenin yoksul bir evinde ölmek
üzere olan bir yaşlımız yok mu? Her gün görüyoruz, yaşıyoruz. Bunlara
gitmemiz lazım. Dağda ise dağa, şehre kaçmışsa şehre, en önemli
taşıyıcılara gitmeli.
Yorumlar
Yorum Gönder