Aslında yazının başlığı tam olarak şudur: Tahammülsüzlüğün
ölçüsüzlüğü, kadınlığın yeniden inşa çabaları ve faşizm. Kadınların
varoluşuna karşı ölçüsüz bir tahammülsüzlük var. Tahammülsüzlüğün
ölçüsüz olması, kadının varlığına dair hangi öğenin nerede, neye göre ve
ne derece benimsendiğinin ve benimseneceğinin değişkenlik
göstermesinden ve bu değişkenliğin kadınların ve kadınlık kriterlerinin,
erkek egemenliğinin uygulanışına ve topluma içerilmesine göre yeniden
inşa edilmek istenmesinden kaynağını alıyor.
Kadınların konuşmasına, görünmesine, (kapanmakla açılmanın
bugünkü egemenlik koşullarında aynı anlama gelmesiyle birlikte) renkli
giyinmesine, anne olmasına, dünyaya bir insan getirmesine, onu
emzirmesine, yaşam kurmasına, yorum yapmasına, hele hele haklı
çıkmasına, sevinip gülmesine ve her tür yaşamsal etkinliğine karşı
tahammülsüzlük var. Bu tahammülsüzlük kendiliğinden gelişen doğal bir
durum değildir.
Normal değildir. Kadın katliamlarını normal görmek
insanın ölümüdür.
İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde kadın bunca
ezilmemiştir. Öyle ortaçağ gericiliği denilen dönemlerde dahi kadınlar
bunca yok sayılmamış, yok edilmemiş, anlam ölümüne maruz
bırakılmamıştır. Kadın katliamları o zaman da yok muydu, şüphesiz vardı.
Ancak kapitalist çağın, yani bugünün kadın öldürmeleri hiçbir çağla
kıyaslanmayacak kadar vahşi, insan varoluşuna düşman bir konumdadır.
Egemen erkeklik ve köle kadınlık ikilemi, birbirini yok
ederek varlığını sürdüren iki baş çelişki olarak insanlığın zihniyetinde
varolmaya devam ediyor. Bugünlerde, katledilen ve katledilişi görünür
kılınarak toplumun bilinçaltında normalleştirilmeye çalışılan kadınlık
tablosu ile, kapitalist sistemin milliyetçiliğin ve dinciliğin
bağlarıyla toplumu zincirlediği, bilimin de bu zincirleri görünmez
kıldığı bir kadınlık statüsü oluşturulmaya çalışılıyor. Düşünüşünden,
yaşayışına kadar, günlük küçük bir sözden büyük yürüyüşlere, danslara
kadar kadınlar direniyor.
Kadınların direnişini sadece sokaklardaki eylemlerde
görmemek gerekir ama sokağa taşan eylemlerin büyük anlamını da görmek
gerekir. Bu eylemler, kadının bedeniyle, zihniyle, ritmiyle meydan
okumadır. Ancak evinde, işyerinde, sokakta herhangi bir kadının her an
büyük direniş kararlılığıyla, kendi söylemlerini oluşturması, kendi
eylemlerini oluşturması, yaşama kararlılığı ve bunu pratikleştirmesi de
direnişin farklı boyutlarını oluşturmaktadır. Tüm bunlar birleşerek salt
kadınların değil, tüm toplumun hafızasını oluşturmaktadır. Kendi
üzerinden kölelik statüsünü kaldırmanın büyük direnişini veren kadının
katliamla karşılaşması, yürüttüğü mücadeleye egemenlikli sistemlerin de
verdiği cevap oluyor.
Kadınların katledilmesi, egemen sistemlerin sürekliliğinin
garantisi oluyor, ancak bunun oluşma seyri öyle doğrudan doğruya
gelişmemektedir. Erkekler egemen olduğu için, devlet sömürgeci olmuyor.
Egemen erkeklik, sömürgeci devletin, faşizmin, tek adam rejiminin alt
yapısını oluşturuyor. Ancak sıradan bir erkek, bir kadını öldürdüğü an,
devlet olmuyor. Bir kadını katletmeye meyleden, bunu düşünen,
kurgulayan, bunu yaşamına uyarlayan erkek, bir kadını katletmeden önce
birçok defa o kadın şahsında bir tarihsel toplum geleneğini, bir varoluş
anlamını, bir kültürü ve evrensel varoluşun başat öğesini öldürüyor.
Bir erkek bir kadını fiziksel olarak öldürmeden önce onu
anlam olarak öldürüyor. Bunu kadını bedensel olarak öldürmeye kadar
götürmeyen erkekler de yapıyor. Hem de her an. Kadının duygusunu
öldürüyor. Hislerini öldürüyor, ona yaşam veren, her bir hücresine anlam
veren zihniyetini öldürüyor, gülme istemini öldürüyor, yürüme kararını
öldürüyor, renk seçimini öldürüyor.
Yaşama dair ne varsa kadınların varoluşuna dair tüm öğeler
an an egemen erkeklik tarafından öldürülüyor. Yanılgılı birleşmeler ve
kaçınılmaz ayrılıklar ardından gelen kabullenilemezlik durumları da
bunun bir parçası.
Kadının varoluş öğelerinin her birinin öldürülüşü
kadından bir parçayı alıp götürüyor. Hem de kanata kanata. Buna rağmen
bunu kabulleniş daha büyük ölümler anlamına geliyor. Yine bu yönlü her
zorlayışın kadındaki anlam arayışını öldürdüğü bir gerçek.
Zira yaşamını inşa etmenin arayışında bu kararı veren
kadına yönelen her saldırı, “bensiz asla!” sloganıyla somutlaşan faşist
bir dayatmadır. Tek adam rejiminin zemini burada örülmektedir. Kendini
bir kadın için tek adam gören erkeklerin toplamından Erdoğan gibi
kendini tüm devletin sahibi ve ülkenin kocası gören bir büyük faşist şef
doğuyor. Bu durum, ezilen toplumsal kesimlerdeki erkeklerin ne yazık ki
karşıt gibi görünmelerine rağmen faşizme hizmet etmesine, kadının da bu
faşizmin malzemesi haline getirilmesine yol açıyor.
Erkek egemenliğinin kadın bedeni ve kadının yaşamsal
etkinliği karşısındaki tahammülsüzlüğü, merkezi uygarlığın direnen
halklar karşısındaki tahammülsüzlüğüyle aynıdır. Aynı zihniyetin
makro-mikro uygulanışıdır.
Kadınların katledilmesi, tarihsel toplumun anlamsal
intiharıdır. Bundan dolayı devletleri bu katliamlar karşısında
duyarlılığa çağırmak nafiledir. Dipsiz kuyudaki kadının kocadan yardım
dilemesini acı bir şekilde anımsatmaktadır. Şüphesiz her çığlık
anlamlıdır ancak önce duyacak kulaklar olmalıdır.
Erkekler kadınları katlederken kendi anlamlarını,
hafızalarını, ahlaki varoluşlarını öldürüyorlar. Nihayetinde faşizmin
topluma dayattığı intiharın dolaylı hali kadınların katledilmesi
olurken, bugün bu durum doğrudan uygulanmaya başlanmış, toplu intiharlar
gelişmiştir. İntiharlar, cinayettir. İntiharların sorumlusu faşist
rejimdir. Kadın katliamları durdurulmadıkça, intiharları da durdurmak
mümkün değildir.
Yorumlar
Yorum Gönder