Tahammülsüzlüğün ölçüsüzlüğü…


Aslında yazının başlığı tam olarak şudur: Tahammülsüzlüğün ölçüsüzlüğü, kadınlığın yeniden inşa çabaları ve faşizm. Kadınların varoluşuna karşı ölçüsüz bir tahammülsüzlük var. Tahammülsüzlüğün ölçüsüz olması, kadının varlığına dair hangi öğenin nerede, neye göre ve ne derece benimsendiğinin ve benimseneceğinin değişkenlik göstermesinden ve bu değişkenliğin kadınların ve kadınlık kriterlerinin, erkek egemenliğinin uygulanışına ve topluma içerilmesine göre yeniden inşa edilmek istenmesinden kaynağını alıyor.

Kadınların konuşmasına, görünmesine, (kapanmakla açılmanın bugünkü egemenlik koşullarında aynı anlama gelmesiyle birlikte) renkli giyinmesine, anne olmasına, dünyaya bir insan getirmesine, onu emzirmesine, yaşam kurmasına, yorum yapmasına, hele hele haklı çıkmasına, sevinip gülmesine ve her tür yaşamsal etkinliğine karşı tahammülsüzlük var. Bu tahammülsüzlük kendiliğinden gelişen doğal bir durum değildir. 

Normal değildir. Kadın katliamlarını normal görmek insanın ölümüdür.
İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde kadın bunca ezilmemiştir. Öyle ortaçağ gericiliği denilen dönemlerde dahi kadınlar bunca yok sayılmamış, yok edilmemiş, anlam ölümüne maruz bırakılmamıştır. Kadın katliamları o zaman da yok muydu, şüphesiz vardı. Ancak kapitalist çağın, yani bugünün kadın öldürmeleri hiçbir çağla kıyaslanmayacak kadar vahşi, insan varoluşuna düşman bir konumdadır.

Egemen erkeklik ve köle kadınlık ikilemi, birbirini yok ederek varlığını sürdüren iki baş çelişki olarak insanlığın zihniyetinde varolmaya devam ediyor. Bugünlerde, katledilen ve katledilişi görünür kılınarak toplumun bilinçaltında normalleştirilmeye çalışılan kadınlık tablosu ile, kapitalist sistemin milliyetçiliğin ve dinciliğin bağlarıyla toplumu zincirlediği, bilimin de bu zincirleri görünmez kıldığı bir kadınlık statüsü oluşturulmaya çalışılıyor. Düşünüşünden, yaşayışına kadar, günlük küçük bir sözden büyük yürüyüşlere, danslara kadar kadınlar direniyor.

Kadınların direnişini sadece sokaklardaki eylemlerde görmemek gerekir ama sokağa taşan eylemlerin büyük anlamını da görmek gerekir. Bu eylemler, kadının bedeniyle, zihniyle, ritmiyle meydan okumadır. Ancak evinde, işyerinde, sokakta herhangi bir kadının her an büyük direniş kararlılığıyla, kendi söylemlerini oluşturması, kendi eylemlerini oluşturması, yaşama kararlılığı ve bunu pratikleştirmesi de direnişin farklı boyutlarını oluşturmaktadır. Tüm bunlar birleşerek salt kadınların değil, tüm toplumun hafızasını oluşturmaktadır. Kendi üzerinden kölelik statüsünü kaldırmanın büyük direnişini veren kadının katliamla karşılaşması, yürüttüğü mücadeleye egemenlikli sistemlerin de verdiği cevap oluyor.
Kadınların katledilmesi, egemen sistemlerin sürekliliğinin garantisi oluyor, ancak bunun oluşma seyri öyle doğrudan doğruya gelişmemektedir. Erkekler egemen olduğu için, devlet sömürgeci olmuyor. Egemen erkeklik, sömürgeci devletin, faşizmin, tek adam rejiminin alt yapısını oluşturuyor. Ancak sıradan bir erkek, bir kadını öldürdüğü an, devlet olmuyor. Bir kadını katletmeye meyleden, bunu düşünen, kurgulayan, bunu yaşamına uyarlayan erkek, bir kadını katletmeden önce birçok defa o kadın şahsında bir tarihsel toplum geleneğini, bir varoluş anlamını, bir kültürü ve evrensel varoluşun başat öğesini öldürüyor.

Bir erkek bir kadını fiziksel olarak öldürmeden önce onu anlam olarak öldürüyor. Bunu kadını bedensel olarak öldürmeye kadar götürmeyen erkekler de yapıyor. Hem de her an. Kadının duygusunu öldürüyor. Hislerini öldürüyor, ona yaşam veren, her bir hücresine anlam veren zihniyetini öldürüyor, gülme istemini öldürüyor, yürüme kararını öldürüyor, renk seçimini öldürüyor.
Yaşama dair ne varsa kadınların varoluşuna dair tüm öğeler an an egemen erkeklik tarafından öldürülüyor. Yanılgılı birleşmeler ve kaçınılmaz ayrılıklar ardından gelen kabullenilemezlik durumları da bunun bir parçası.

 Kadının varoluş öğelerinin her birinin öldürülüşü kadından bir parçayı alıp götürüyor. Hem de kanata kanata. Buna rağmen bunu kabulleniş daha büyük ölümler anlamına geliyor. Yine bu yönlü her zorlayışın kadındaki anlam arayışını öldürdüğü bir gerçek.
Zira yaşamını inşa etmenin arayışında bu kararı veren kadına yönelen her saldırı, “bensiz asla!” sloganıyla somutlaşan faşist bir dayatmadır. Tek adam rejiminin zemini burada örülmektedir. Kendini bir kadın için tek adam gören erkeklerin toplamından Erdoğan gibi kendini tüm devletin sahibi ve ülkenin kocası gören bir büyük faşist şef doğuyor. Bu durum, ezilen toplumsal kesimlerdeki erkeklerin ne yazık ki karşıt gibi görünmelerine rağmen faşizme hizmet etmesine, kadının da bu faşizmin malzemesi haline getirilmesine yol açıyor.

Erkek egemenliğinin kadın bedeni ve kadının yaşamsal etkinliği karşısındaki tahammülsüzlüğü, merkezi uygarlığın direnen halklar karşısındaki tahammülsüzlüğüyle aynıdır. Aynı zihniyetin makro-mikro uygulanışıdır.

Kadınların katledilmesi, tarihsel toplumun anlamsal intiharıdır. Bundan dolayı devletleri bu katliamlar karşısında duyarlılığa çağırmak nafiledir. Dipsiz kuyudaki kadının kocadan yardım dilemesini acı bir şekilde anımsatmaktadır. Şüphesiz her çığlık anlamlıdır ancak önce duyacak kulaklar olmalıdır.

Erkekler kadınları katlederken kendi anlamlarını, hafızalarını, ahlaki varoluşlarını öldürüyorlar. Nihayetinde faşizmin topluma dayattığı intiharın dolaylı hali kadınların katledilmesi olurken, bugün bu durum doğrudan uygulanmaya başlanmış, toplu intiharlar gelişmiştir. İntiharlar, cinayettir. İntiharların sorumlusu faşist rejimdir. Kadın katliamları durdurulmadıkça, intiharları da durdurmak mümkün değildir.

Yorumlar