Daha çok Trump’ın siyasal ihtiyaçları üzerinden gelişen
Süleymani suikastiyle birlikte, postmodern karakterli yeniden paylaşım
savaşı yeni boyutlar kazanıyor ve maalesef engellenemediği sürece daha
da derinleşecek. Olanlar savaşın karakterini bütünleyen öldürme
teknolojilerinin geldiği seviyeyi göstermesi açısından da önemli.
Öncelikle mevcut savaşın emperyalist kapitalist zincirin
hiyerarşisi içerisinde bir çekişme olduğunun bir kere daha altını
çizmekte yarar var. Bu çerçevede gelişmeler karşısında politik olmayan
sevinme-üzülme ikilemlerinde pozisyon almak anlaşılabilir fakat bu
duygulanımların ön açıcı bir özelliği yok. Burada asıl olan savaşın
derinleşmesini engellenmesi olmak zorunda. Buna gücümüz var mı ayrı
mesele ama insanlar ABD sokaklarında bile görüldüğü üzere savaşın yeni
boyutlar kazanmasının yaratacağı tahribatın farkında ve buna karşı
çıkıyor.
Gelişmeleri elbette “politik fırsat” olarak da okumak
mümkün fakat mevcut savaşın belli coğrafyalar ve zaman dilimiyle sınırlı
olmayışı ayrıca var olan savaş teknolojilerinin geldiği yıkıcı boyut
bütün dünyanın/çok geniş bölgelerin adeta bir yangın yerine dönüşmesini
sağlayacaktır. Alevlerin arasında kalan insanlara söyleyecek sözünüz
olsa bile haklılığınızı anlatamayacağınız gibi onların da savaşın bir
parçası olmasını bu koşullar dahilinde engelleyemezsiniz. Bu soyut bir
“barış” talebi değil, mevcut savaşın ana dişlileri olan başta ABD,
Rusya, Çin, TC ve İran gibi ülkelerdeki iktidarların al aşağı edilmesi
bu mücadelenin olmazsa olmazı. Çünkü mevcut iktidarlar gerek egemen
oldukları gerekse de ilgi alanlarında olan coğrafyalardaki insanların
kendi kendilerini yönetebileceğine, bir irade sahibi
olduklarına/olabileceklerine inanmıyorlar.
İngilizler 1. Dünya Savaşı kapsamında Irak’ı Osmanlı’dan
kurtardıklarına ve o coğrafyada kendilerine bağlı “iyi bir yönetim”
kurdukları takdirde halkın da bunu seve seve benimseyeceği gibi, kendi
kendilerini yönetmeyi akıllarından bile geçirmeyeceği, zaten öyle bir
aklın avamda bulunmadığından şüphe bile etmemişlerdi. Fakat öyle olmadı.
Aynı hataları ABD hem Ortadoğu’da hem başka coğrafyalarda tekrarladı
hala da devam ediyor. Bu saldırganlığın zaaflarında yükselen İran gibi
kanlı diktatörlükler de en nihayetinde emperyalist-kapitalist zincirin
bir halkası. Elbette burada sadece sorun zincirin baş halkasının
kırılması ve ona karşı mücadele değil insanlığı ve doğayı esir eden
zincirin tamamının imhası olmak zorunda. Yoksa boş antiemperyalizm
nutukları atıp ülkendeki emperyalist iktidara karşı mücadeleyi öne
almayan bir yaklaşımın varıp varacağı yer Libya’ya sefere çıkan
gemilerin pruvasında uygun bir yere kurulmak olur.
Avustralya örneğinde ise açıkça görüldüğü üzere uzay dahil
her yeri savaş alanı ilan eden Trump’ın zihniyet ortağı bir yönetim
dünyanın önemli bir parçasını göz göre göre yakıyor. Şimdilik 25 kişi ve
yaklaşık 480 milyon hayvan hayatını kaybetti, milyonlarca hektar alan
yandı. Küresel ısınmaya aldırmayan, enerji şirketlerine alan açmak için
yangınlara duyarsız kaldığı iddia edilen Avustralya Başbakanı Scott
Morison son yıllarda silahlanmaya halkın kaynaklarını yatırmaktan ise
yüksünmedi. Morison şimdi doğal olarak yangınları söndürmeye çalışan
insanlar tarafından kovuluyor, insanlar tokalaşmak için ellerini dahi
ona uzatmıyor. Endonezya’nın Başkenti Cakarta’da yaşanan “sel felaketi”
de her şeye “daha çok kar” gözüyle bakan, seli tutabilecek doğayı yok
eden, nehir yataklarını yerleşim alanı yapacak kadar planlamadan uzak
bir kent yaşamı kuran aynı kapitalist zihniyetin ürünü. Şimdilik 43 kişi
hayatını kaybetti ama sadece şimdilik. Daha fazlasının ne zaman olacağı
ise an meselesi…
Bitirirken güya Trump’ın aşırılıklarına karşı çıkan ama
özünde ondan pek de farklı olmayan kesimlere değineyim. Örneğin müstafi
DAİŞ’le Mücadele Koalisyonu Özel Temsilcisi McGurk, ABD’li
“Demokratlar”ın pozisyonu ya da bir kısım sağcı AB yöneticisinin hali bu
kapsamda. Bu çevreler “terörle mücadele” adı altında kendilerince
politikalara sahipler fakat örneğin sıradan bir gezginin bile gözünden
kaçmayan Somali’de bir çocuğun neden eline silah almaktan, Eş-Şebap gibi
bir çeteye katılmaktan başka bir çaresi olmadığını anlamamakta
ısrarlılar ya da şimdilik “uzakta” diye gördükleri için dert etmiyorlar.
Halbuki gerçek basit, o coğrafyalarda doğanların başka bir seçenekleri
yok ve bu sadece onların sorunu değil, herkesin. Burada bize kalan,
insanlığın elindeki olanaklarla bütün dünya cennet yapılabilecekken
kapitalizmin esiri olmayı daha ne kadar sürdüreceği ve ne zaman
değiştirmek için hep beraber ayağa kalkacağı sorusu…
Yorumlar
Yorum Gönder