Yolda olmak – Şirwan TAYLAN



Yollardaydık haftalardır… yollarda kaldık aylarca… 

amansız bir yolculuğa çıkacağımızı biliyorduk ama doğrusu bu kadarını beklemiyordum. Yolculuğumuz üç ay sürdü. Yolculuğun ve yolun ve de yolcunun gerçek anlamına ermeme daha çok uzun zaman vardı. Yol, yolculuk ve yolcu maceracısı denebilirdi bana o zamanlar; bir de hepsinin cahili! Asıl zorluğu hala yürüdüğüm yolun bazen 17 saate varan uzunluğunda sanıyordum, bazen düştüğümüz ve şehit verdiğimiz hain pusularda, bazen açlığında ve susuzluğunda, bazense yabancısı olduğumuz ovaların bize tekin gelmeyen uçsuz bucaksız düzlüğünde… 

Yolda tıkanan, nefes nefese kalan yoldaşımın tehlikeli anlarda onu beklediğim için beni azarlamasına katlanmayı zor sanıyordum. Yolu ‘ha şu tepeyi aştık mı tamam’ cümlesiyle kat ettiğime inanıyordum. Öyle ya bizi o büyülü dağların zirvelerinden yolcularken Heval İsa demişti ki “zorlanacaksınız, yol uzun, ama her zorlandığınızda neyi düşüneceksiniz biliyor musunuz? Önder Apo’ya bir adım daha yaklaştığınızı. Ve attığınız her adımda işte ona bir adım daha yakınlaştım, onu görmeye bir adım daha attım diyeceksiniz” gerçekten de çok işe yaradı bize salık verdiği bu düşünce biçimi.

Öldüm bittim dediğim, bir adım daha atamam dediğim ne çok anımda, ne çok yolumda yürüttü bu düşünüş biçimi beni. Ama yine de yolun gerçek anlamına, hakikatine ermekten öyle uzaktım ki. Ona varmaktı hedef, onu görmekti, onu dinlemekti ve onunla yaşamaktı ve solumaktı özgür havasını. 

Ona yoldaş olmanın derinliğine dalmamıza daha çok vardı. İşin aslını söylemek gerekirse dalmanın da, derinliğin de bir yol olduğunu, bu yolda yürüdüğümüz üç aylık yolun bir adım sayıldığını anlamamıza çok vardı daha. Ne diyeyim her yolun yolculuğu kendine has. Biz şimdilik aşacağımız tepelere, zirvelere, zirvelerde yakalandığımız tipi ve fırtınalara, hain pusulara odaklıydık. İyi ki de odaklıydık, o yolu kat edemeseydik başka yolları, yolculukları ve yolcuları belki de hiç tanıyamayacaktık. Yolların çokluğunu, yolların zorluğunu, yolda olmanın anlamını yolculuğumuzdan ibaret sanacaktık. Ne çok yol varmış, ne çok yolculuk ve ne çok yolcu…


Yolculuğumuzun en önemli durağı hepimize göre Botan’dı. Hepimizin kalbi Botan. Savaşın beyni ve kalbi Botan. Bir hayal, bir rüya ve bir kutsallık olan Botan. İlk adımlarımızda çarpıldık Botan’da. Savaş denen acımasız yol ne çok iz bırakmış geçerken Botan’dan. Ne çok incitmiş ne çok acıtmış yüreklerimizi. Savaşın da bir upuzun yol ve yolcusu bol çeşitli bir yolculuk olduğunu anlamaktan uzaktık Botan’a ayak bastığımızda. Belki de gördüklerimiz farkında olmadan aldığımız ilk derslerdi bu konuda. Ama dedim ya farkında değildik henüz. Gençtik, amatörlüğün tipik özelliklerini sergiliyorduk tüm tavırlarımızda ve kurduğumuz toy cümlelerde. Yollar, yolculuklar ve yolcular zincirinin sayılmamış halkalarıydık, farkında olmasak da. Yürüyorduk, sadece adımladığımız topraktan ibaret sandığımız yolu.

Gülüşleri içimizi ısıtan kadın yoldaşlar tanıdım. Bizi uğurlarken kulaklarıma fısıldıyorlardı iki gizemli cümleyi: “Başkan’a selam söyleyin! Bir de çok kalıp hakkımızı yemeyin, erken gelin ki biz de gidip O’nu görelim…’’ bu cümlelerin beynimde başlattığı yeni yolculukların farkına varmama daha zaman vardı. Ama yine de yüreğimin hassas tellerine dokunan daha doğrusu oraya tüneyip kalan ürkek ama ısrarlı serçeler oldu bu cümleler. Üşüdüğünde üşüdüğüm ürktüğünde sıçradığım ve masumiyetinde ısındığım serçelerim… Serçelerime rağmen uçulabilecek yollar olduğunu kavramama daha epey yol vardı. O iki cümlenin ilkini ısrarla, üzerine basa basa söylüyordu güzel-yiğit kadınlar. “Halla halla ne var ki alt tarafı bir selam söyleyeceğim ne var bunda. Israrla ‘söyle ha, söyle ha’ deyip duruyorlar. Anladım, görünce selam söyleyeceğim.” Yüreğin de bir yol olduğunu, dağa çarpınca lâl olduğunu öğrenmeme az kalmıştı. Aha şu sınırın ardına varınca anlayacaktım, selam iletmenin de bir yol olduğunu, yürümeyi bilmeyeni taş edeceğini yakında öğrenecektim, öğretecekti… Ama yine de halâ kat edilecek yollarım vardı benim.

Sınırların öykülerine yabancılığımızdan olsa gerek Nevzat bizi bir türlü inandıramadı, sınırın uzayıp giden bir yol olduğuna, hançer misali bir beyaz sınır taşıyla güney-kuzey diye ikiye ayrıldığına… Şirwan’a ve bana ne kadar anlatmak istese de, inanmadık ve Nevzat’ın sınırı hiç görmediği halde bizi kandırdığına ikna olduk. Biz tanklı toplu, dikenli telli, ışıklandırılmış ve her karışında askerin nöbet tuttuğu sınır hayalimize çok inanmıştık. Ama hayalimizin gerçeğe çarpmasına bir karanlık dipsiz gece kalmıştı! O kör gecede toprağımın çocuğu Şirwan, termal tanklarla vurulup düştüğünde bir beyaz hançer taşın ikiye böldüğü sınırın kuzey tarafına, anlayacaktık sınırı geçmenin bıçak sırtında bir yol olduğunu… Güneyinin de kuzeyinin de kanla sulanmış, ayrı düşmüş aynı yol olduğunu… Acının bilgeliğe giden yolda bir adım olduğunu bilmeden hissettirmişti bana sınırın güney yüzünde, dipsiz gecenin, Şirwan’ın acısının orta yerinde heybetiyle bizi kucaklayan Cudî rüzgârı. Tufanların hasına liman olmuştu, bizim yaramızı mı saramayacaktı? Cudî’ye çıkan yollardan birini, kalbimizde acıyla adımlıyorduk. O’nu görmemize bir bıçak sırtı yol daha kalmıştı. Yol içinde yolu, yolculuk içinde yolculuğu ve yolcuda yolcuyu adımladığımızı anlamamıza daha vardı.

Hislerin ve sezgilerin de yol olduğunu ve bizim onu yürüdüğümüzü onun bizde yürüdüğünü kavramamıza henüz zaman vardı. Derken vardık bir bıçak sırtı yola daha, bu kez hançer güney-güneybatı diye kesmişti toprağımızı. Geçince güneybatısına toprağımızın, yolculuğumuz tamamlanacaktı. Oysa tamamlanmışlık diye bir şey yoktu, oluşum sınırsız bir yolculuktu, yollarını, yolcularını ve yolculuklarını durmadan yaratan bir sınırsız akıştı. Anlamamıza daha bir ömür vardı. Panzerler peşimizde, elimiz yüzümüz petrolün katran karasına bulaşmış halde ömrümüzün yoluna girdik! Bir gün sonra Qamişlo’dan başlayacak sekiz saatlik otobüs yolculuğu bizi O’na götürecekti. Yol içinde ne çok yol kat ettik! Yolun sonuna geldik diye düşünüp sevinecekken yeni bir yolun başlangıcında olduğumuzu anlamamıza bir sırlı Suriye gecesi kalmıştı. Uzandık o gecenin içinden otobüsün hızıyla Şam’ın yıldızsız göğüne. Marifetin yıldızsız göğe yıldızlar yağdırmak olduğunu öğrenmemize zamanın göreceli karakterine göre saatler vardı. Yüreğimizin deminde bu bir asra bedeldi. Sabrın da bir yol olduğunu kavrayacak sabrı kazanmamıza henüz vakit vardı.

İşte. İçeriden sesi geliyor, bu O! Hem çok korktuğum, hem çok merak ettiğim insanın sesi içeriden geliyordu. Bizi yönetim odasına aldılar. An’ların hakikat yolunu döşediğini kavradığımız.  Öyle bir zaman dilimindeydik ki sınırsızlığında başımız dönüyordu, oysaki o an’a dakikalarca yakındık. Ve kapı açıldı, Botanlı yiğit savaşçıların selamı aklımda, hah işte diyeceğim, amma abarttılar. Sesim kaybolan bir yol, içimde yitip gitti. Bir dağı mı kucakladım az önce, bir insanı mı yoksa gülüşlerinde kıvılcımlar saçan bir çocuğu mu? Konuşmanın da bir yol olduğu öğretilmişti o lâl olduğum büyülü an’da ancak dersimi özümsememe daha pek çok yol vardı.

O gün, ömrümün yoluna sarıldığım gün, 19 Ocak 1996… Ömrümü mü yoluna sardım, yolunu mu ömrüme sardım bilemedim. O gün bugündür yolundayım, yoldayım, yolculuklardayım. Hayatın bir sınırsız yol olduğunu ve önemli olanın yolda olmak olduğunu öğrettiği için sınırsız bir minnettarlık var içimde. Her şeyden önemlisi onurun yolunda yürümenin tüm zorluklarını bize çıplak anlattı. Bir çocuğun anlayacağı sadelikte gösterdi. Sadece yolu, yolculuğu ve yolcuyu değil; en zor anlarında halkına, insana yol olmayı öğretmek istedi. Bugün, 24 yıl sonra, hakikat yoluna cahilliğimi aştırmak için büyük emek veren Önder Apo’ya en büyük öz eleştirim halkıma ve insanlarıma yol olmayı yeterince başarmamış olmak. Tıkanan yolların damarlarını açamamış olmak. Yolda olmanın anlamını kavramada epey yol almış olsam da yolda nasıl bir yolculuk ve nasıl bir yolcu olduğumun sorgulamasıyla selamlıyorum O’nu. Düşünce, duygu, his, sezgi, sevgi yolunun bilgeliğini paylaşan sınırsız emeğinin yolunda gururla yürüyorum.

Yorumlar